1 Mayıs 2011 Pazar

AÇ SOSYALİST KENDİNİ DEVRİM MEYDANINDA SANIR!

Başlığı tahrik edici attım, okunma oranı artsın diye. Kendimce medyacılık oynuyorum.
Bir, 1 Mayıs işçi bayramı daha geride kaldı. Daha doğrusu 1 Mayıs işçi pikniği de diyebiliriz. Zira 400.000 kişi çocuklar gibi şendik.

 “Yoldaşlar dörtlü kortej olalım, sırayı bozmayın” cümleleri ile güne başladık. Kortej halinde yürümeyi hiç sevmemiştim, askerde hepten nefret ettim. Kortej olamayacak, sıraya giremeyecek kadar çok olmalıyız. Dağınık yürümekten zarar gelmez, iş kafamız toplu olsun. Hem bu askeri-iştimai düzene ne gerek var. İlla sayılacağız. Yarın başlar, “biz şu kadar bin kişiydik, onlar mı? Yok, canım, dediklerinin yarısı bile değiller, abartıyorlar. Biz abartmıyoruz!”

Coşkumuz çok azdı. Gezi parkı tam anlamıyla piknik yeriydi. Gezi parkına çıkan merdivenler daha alana kortejler girmeden dolmuştu, tıpkı tribün gibi. Tribün demişken, alanın en coşkulu grubu Beşiktaş Çarşı’ydı. Kendimi artık fahri Beşiktaşlı ilan ediyorum, transfer parası falan da istemiyorum.

Mehmet Abi’nin dediği gibi, “Bu kitlenin yarısı, Tunus’ta, Mısır’da devrim yapıyor, burada tık yok!” Haklıydı, kitlenin iki yıl önceki isyankâr ruhu kaybolup gitmişti. Herkes 1 Mayıs alanında olması gerektiğini düşündüğü için gelmişti ama niye gelindiği noktasında kafalar biraz karışıktı. Sanırsın işçi sınıfı öfkesini, bakıcıya bırakmış ta gelmiş. Geçen hafta Kürt yurtseverlerin Taksim’den Aksaray’a yaptığı yürüyüşteki gibi, yol boyunca öfkemizi kussaydık ne olurdu!  Memleketteki en devrimci özne, daha berrak görünüyor…

Beste’yle karşılaştık, “Eskiden biber gazı kokuyordu, şimdi köfte kokuyor!” dedi. Haklı, köfteciler sarmıştı dört bir yanımızı. Bir de neden hep aynı şeyleri yiyoruz anlamıyorum. Köfte, çiğköfte dürüm, simit falan… Bir dahakine, alana suşi, getirseler ne şık olur.  Hem Japon emekçileri ile dayanışma göstermiş oluruz. Zira ben yanımda getireceğim.

Bir de kendine sosyalist diyen ama 24 Nisan’da Ermeni tehciri ile ilgili anma yapan insanlara  “soykırım yok diye” saldıran faşistlerle aynı yerde birkaç saatliğine bile olmak rahatsız edici. Onlarla aynı koldan alana girenler için üzüldüm.1 Mayıs alanının (Kürsüden bakınca) Sağında ulusalcılar, solunda liberaller, ortada da biz! Kırk katır mı? Kırk satır mı?

İyi şeylerde vardı;  Vedat Türkali gelmişti, birisi tekerlekli sandalyeyle getiriyordu. Kaldıraç adlı örgütün, yaptığı dev resim çok başarılı bir çalışmaydı. Kürsüden Kürtçe açıklamalar yapıldı. Çok dilli hayata önce işçi sınıfının geçmiş. Biraz geç kaldı ama buna da şükür. Bir de “Herne peş” dinledik, hayat ne garip, nerden nereye…

Keşke, Tuncay Yılmaz, Baha Okar, Fırat Anlı, Nejat Ağırnaslı, Hüseyin Edemir, Ahmet Şık ve adını sayamadığım nice tutsak ta aramızda olsaydı. Onlar mahpusta, biz meydanda pek bayram gibi olmadı. Cumartesi günü, Galatasaray’da anneler yine bir başına, direnişçi işçiler yarın grevlerine kaldıkları yerden bir başlarına… Devletin tutuklama terörü sabah kaldı yerden devam edecek. Biz 1 Mayıs alanında devrimci bir iradeyi, yarınları değiştirecek bir iradeyi hâkim kılmadıkça bu alanlarda daha çok simit yeriz.

İşin aslı; Bugün başımız dik yürüdük, çünkü boğazımıza kadar bok doluyuz! Ya da siz bunları boş verin la, Behzat Ç başladı! Dünyanın ekseni 12 cm kayıyomuş!
(Aklıma geldikçe, devam edecek)

Ahmet Saymadi / 1 Mayıs 2011



15 Mart 2011 Salı

DEVRİM YAPMAMIZA GEREK KALMAYABİLİR!

DEVRİM YAPMAMIZA GEREK KALMAYABİLİR!
Japonya’da geçen hafta yaşanan depremin ardından, Türkiye’de meseleye bakış her zamanki gibi magazin boyutunda oldu. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının depremi hissettiği an pencereden atlaması bayağı konuşuldu. Televizyon ekranları deprem uzmanlarından geçilmez oldu yine. Doksan dakikalık bir futbol maçını bile doksan saat konuşabilen yorumcuların olduğu bir ülkede, 8,9’luk bir depremin bu kadar konuşulmasına şaşırmamak gerek tabi! Aynı şiddette bir depremin “Türkiye’de olması durumunda taş taş üstünde kalmazdı” yorumunun bizim çok dışımızda bir mesele gibi algılanması ise ayrı bir sorun, o kalmayacak taşın nasıl kalmayacağı ya da bu meselede bize ne olacağı veya alınacak tedbirler hiç konuşulmuyor. Önlem alınıyor mu? Hayır. En büyük önlem; deprem sigortası yaptırılmasının zorunlu kılınması. İyi de biz öldükten sonra evi sigortadan verseler ne! Vermeseler ne! Hesaplar ve tedbirler bizim yaşamımızın ve doğanın korunması üzerinden değil de, mülkiyetin korunması ve devri üzerinden yapılıyor. Bu rezilliğe de Kader deyip geçmemiz bekleniyor herhalde!
Baudrillard’ın simülasyon kuramında bahsettiği gibi, bizler televizyondan tsunamiyi, yutulan evleri, kaybolan otoyolları, dev dalgaları televizyon dizisi gibi izlerken, başka bir şeyler daha oluyor. Bu kez olanlar, bizim izlememizle ya da sadece yaşanan yerde kalmayacak. Yaşanan kesinlikle bir simülasyon değil, bunu çabucak algılamamız ve bir şeyler yapmamız şart! Fukuşima nükleer santralinde meydana gelen patlama, tüm insanlığı dünya çapında bir nükleer tehlike ile karşı karşıya bırakıyor.  
Fukişima’daki patlamanın ardından; Japonya’da ve çeşitli ülkelerde birçok önlem alındı. Japonya'nın kuzeyinde 300.000'den fazla kişi tahliye edildi, Japonya Başbakanı Kan, “Santralin 30 km. etrafında dışarı çıkmayın” uyarısında bulundu, Radyasyona maruz kalan onlarca insan tedavi altına alındı, Radyasyon sızıntısı ile ilgili olarak, Alman havayolu şirketi Lufthansa, Japonya'dan gelen uçaklarda radyasyon taramasına başladı, Almanya Başbakanı Angela Merkel; 1980 öncesinden beri faaliyet gösteren 7 nükleer santralin geçici olarak kapatılacağını belirtti, İsviçre; yeni nükleer santral yapım planlarını askıya aldığını açıkladı. Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Filipin, Japonya'dan ithal edilen yiyeceklere radyasyon testi yapılacağını duyurdu.
Tüm bunlar yaşanırken Türkiye’de hiçbir önlem alınmadığı gibi, Başbakan Erdoğan, basın mensuplarının konu ile ilgili sorularını şöyle cevapladı: ''Şu anda bizim Rusya ile yaptığımız görüşmeler ve nükleer enerji ile ilgili atacağımız adım konusunda herhangi bir askıya alma gibi şu anda düşüncemiz veya böyle bir takvim söz konusu değil. Takvim şu anda işliyor ve bir an önce de biz programımızı gerçekleştirelim, bitirelim istiyoruz'' bitti mi sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz!  Başbakan Erdoğan şöyle devam ediyor:  ''Riski olmayan hiçbir yatırım yoktur. Yani evinize Aygaz tüpü de o zaman koymamak gerekir veya bir doğalgaz hattı çekmemek gerekir veya ülkeden ham petrol hattının geçmemesi gerekir. Şimdi bunlar hangisi olursa olsun herhangi bir tehditle ya da saldırıyla karşı karşıya kaldığı zaman bunların az veya çok bir bedeli olur. Bunların hepsi özellikle dünyada sanayileşme olsun, teknoloji olsun modern dünyanın bütün güzelliklerinin yanında bilelim ki birçok sıkıntıları da olacaktır. Yani kozmetik dünyanın içerisinde birçok sıkıntılar var. Ve bu kozmetik yaşamın içerisindeki sıkıntılar güzelliği getirirken bu güzelliğin yanında da bakıyorsunuz birçok sıkıntıları da getiriyor. Ama kimse ondan vazgeçmiyor. Yine kullanmaya devam ediyor. Bu ise çok daha farklı. Adeta bizim enerjideki sıkıntılarımızı büyük ölçüde aşmamıza vesile olacak. Ama böyle bir, Allah göstermesin fevkalade yüksek 8.9 büyüklüğündeki bir deprem bırakın nükleer enerjiyi, görüyorsunuz, televizyonlarda izliyoruz köprüler vesaire. Yani biz köprüleri yapmayalım mı? Bütün o dev köprüler gördünüz gitti. Şimdi bizim 1. köprümüz, 2. köprümüz ne bileyim 3. köprü bunların hepsi hesapta. Bütün tedbirleri alacağız ve bu tedbirlerle de tabii bu tür adımları da atacağız'' diyebiliyor. İnsan bu cümleleri kuran biri tarafından yönetildiğine kahrediyor. Cem Yılmaz’ın yıllar önce;  “kaçın la uranyum geliyor” diye bir skeci vardı, belli ki başbakan çok izlemiş onu.
Bir an önce bu durum ile ilgili, yetkili ve güvenilir kaynaklardan, doğru ve anlaşılır bilgi akışının sağlanması ve alınacak tedbirlerin hemen açıklanması gerekiyor. Doğayı ve yaşamı tahrip eden nükleer enerji yerine; temiz, güvenli, verimi yüksek ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasının şart.  
Ertuğrul Kürkçü bir yazısında “Bütün göstergelerin işaret ettiği gibi, varlığına dünya çapında bir devrimle son verilmediği takdirde kapitalist üretim tarzı, insanlığı ve yerküreyi kendiyle birlikte yok oluşa sürüklemekle tehdit ediyor. (…) Kapitalizm, emek gücüne nasıl davranıyorsa doğaya da öyle davranıyor: Daha çok kâr için iliğine kadar sömürmek! Ekolojik dengenin süregitmesi dahi üretim tarzında bir devrimi şart koşuyor: Yaşamak için devrim gerekiyor”  Ertuğrul Kürkçü haklı. Ama böyle giderse; Devrim yapmamıza gerek kalmayabilir!

Ahmet Saymadi / 16 Mart  2011 Çarşamba

23 Şubat 2011 Çarşamba

DOSTUM BARIŞ TERKOĞLU’NA

DOSTUM BARIŞ TERKOĞLU’NA
Sevgili Barış,
Sen aramızdan alınalı birkaç gün oluyor. Çok uzakta değilsin. Yan koğuşlarda dost insanlar vardı, ama seninle aynı binada kalan yoldaşlarımı şimdi Tekirdağ’a F tipine sevk ettiler. Belki de onları çıkardıkları yerlere sizi aldılar. Ben kötü haberlerin ardından kimseyi arayamam pek, bir keresinde bir arkadaşıma “ben uğurlamayı değil karşılamayı severim” demiştim. Uğurlamaya gelemedim,  Berat geldi. Karşılamaya ben geleceğim söz. Özge azıcık kızmış bana, hakkı var. En kısa zamanda affettiririm kendimi.
Kafam epeyce karıştı benim, iki yıl önce Alican Abi’yi KCK davasından almışlardı, hala Diyarbakır zindanında. Ailesini Dersim’de ziyaret ettiğimizde, içim burkulmuştu biraz. Birinin beklendiği evler azıcık sessiz oluyor, evin bütün kalabalığına rağmen. Beş ay önce Tuncay’ı Devrimci Karargâh davasından aldılar. Çok yakınımda olduğu için, daha derinden hissettim.  Gülfer aylardır cezaevine gidip geliyor, biz de elimizden geldiği kadar yanında olmaya çalışıyoruz. Ama ateş düştüğü yeri yakıyor, Gülfer’in cümlesiyle; “onlar içerde, biz kadınlar kapıda…”  İnan dayanışma çok başka bir şey, düşman bize vurdukça biz daha bir kenetleniyoruz. Belki de anlayamadıkları bu! Çünkü kendileri her darbe yediklerinde çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Dayanışmak yerine hemen birbirlerini satmayı tercih ediyorlar, çünkü dostluklarını da parayla kazanmışlardı. Bu benzemezlik onları kahrederken, bizi var ediyor.
Herkes yazıp çiziyor, ardınızdan. Bak ne yalan söyleyeyim, yine en doğru tavrı bizimkiler veriyor. Tuncay mektubunda; “AKP seçim öncesi önündeki tüm engelleri temizlemeye çalışıyor” diyor. Hâsılı anlayacağın biz bir araya gelmeyi veya tartışmayı pek beceremedik ama aldığımız darbelerle AKP bunu başaracak gibi. Bak o zaman onlara bir teşekkür borcumuz olabilir. Sen de haber yaparsın: “Toy başbakana hangi Devrimciler teşekkür etti” :)
Cin bakışlarınla ve cin fikirlerinle bir yerlerden çıkacaksın gibi geliyor. Elinde küçük bilgisayarınla, bir yandan rakı içeceksin, bir yandan haber gireceksin!
Ne çok sevenin varmış, duvarına bayağı yazı yazmışlar, ben en çok kayınvalidenin “Seninle gurur duyuyorum oğlum” cümlesini sevdim.  
Şimdiden özledim seni, dışarı da akıllı, yetenekli insan az. Gerçi, neresi içerisi, neresi dışarısı karıştı ama... Bir an önce aramıza dönmeni, canı yürekten diliyorum. Önce Özge için, sonra tüm seven dostların ve yoldaşların için, Sonra tüm okurların için. İçten içe de; düşman için…
Döndüremezsek seni eğer aramıza, unutma; Dostların ve Yoldaşların sana en sevdiğin bayramda zarfsız kuşlar gönderecek.
Umut dimdik ayakta! Sol yumruk havada!
Dayanışmayla, Dostlukla, Sevgiyle.  
Ahmet Saymadi  / 23 Şubat 2011 Çarşamba

10 Şubat 2011 Perşembe

“BİZİM” ANAYASAMIZI “BİZ” YAPACAĞIZ

 “BİZİM” ANAYASAMIZI “BİZ” YAPACAĞIZ.


Anayasa en nihayetinde bir hukuki metindir. Ancak onu diğer hukuki metinlerden ayıran özelliği; rejimin biçiminin, devletin kimliğinin, toplumsal yapının, temel hak ve özgürlüklerin ve devlet kurumlarının yapılarının ana hatlarının belirlendiği bir belge olmasıdır. Anayasa sınıf savaşımını kazananların perspektifinden kaleme alınır. Bu sebeple anayasada yer alan işçi hakları, sosyal haklar ve mülkiyet ilişkileri bu sınıfsal gerçeklik üzerine inşa edilir. Dolayısıyla, bir hukuki metin olması dışında, siyasal da bir metindir. Sınıfsal mücadelenin tüm kazanımları ve kayıpları, toplumsal değişimler, burjuvazinin belli kanatları arasındaki güç dengelerinin değişmesi sonucunda, anayasa sürekli değişikliğe uğrar.


Türkiye’de anayasal süreç, Kanun-i Esasi ile başlar. Şu anda yürürlükte olan 1982 anayasası, 1980 askeri cunta yönetimi tarafından topluma zorla kabul ettirildi. Türk kimliğine yaptığı vurgularla ve diğer etnik kimlikleri yok saymasıyla, laiklik adı altında Sünni İslam’ı işaret etmesi ve diğer inanç gruplarını tanımamasıyla, zorunlu din eğitimine ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na yasal güvence sağlamasıyla, mili güvenliğe ve milli ahlaka yaptığı vurgularla, Türkçe dışındaki anadillerde eğitimi yasaklamasıyla, üniversitelerin özerkleşmesinin ve demokratikleşmesinin önüne koymuş olduğu engellerle, cinsiyetçiliğiyle ve bireysel özgürlüklere koyduğu sınırlamalarla bu toplumun bütün kriz noktalarını içermektedir. 1982 Anayasası bu toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olup, toplum tarafından sürekli aşılmaya çalışılmaktadır. Bugün, emperyalizm güdümlü cunta yönetimlerinin hazırladığı anayasalarla yönetilen ülke sayısı ikidir ve bunlardan biri Türkiye'dir.


AKP sekiz yıllık iktidarı içerisindeki tüm kazanımlarını anayasa değişiklikleri ile güvence altına almaya çalıştı. Son olarak 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa değişikliği hakkındaki halk oylamasıyla, bazı kozmetik değişikliklerle beraber, devlet içerisinde kısmen kontrolü dışında olan yargı organı içerisindeki gücünü de pekiştirerek devletleşme sürecinde bir adım daha attı. 12 Eylül’de yapılan anayasa değişikliği Meclis’ten sadece AKP’nin oyları ile geçtiği için halk oylamasına sunuldu. Ancak halk oylamasına sunulması, bütün toplumun anayasa tartışmalarına katılmasına vesile oldu.


Önümüzdeki dönem parlamento seçimlerinin de yeni anayasa tartışmaları üzerine şekilleneceği açık. Halk oylamasından AKP’nin istediği “Evet” sonucu çıkınca AKP anayasa tartışmalarını da rafa kaldırdı. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak dışında,  anayasa tartışmasını gündeme getirmeyecek gibi görünüyor. AKP’nin anayasa değişikliğini veya yeni bir anayasayı kendi ihtiyaçları dışında gündeme getirmek zorunda kalmasının yegâne sebebi ise, Kürt Özgürlük Hareketinin, sosyalizm ve demokrasi güçlerinin anayasaya dair taleplerinin güçlü bir şekilde ortaya çıkması olabilir.


Belirli platformlarca anayasa tartışmaları sürdürülüyor. Bizlerin de anayasa tartışmalarına katılması önemli, çünkü anayasa tartışmalarında hem rejimin kendisini hem de geleceğimizi tartışıyoruz. Anayasa tartışmalarının sonuncusu ve en kapsamlısı geçtiğimiz günlerde “Herkesin Anayasasını Hepimiz Yapıyoruz” başlığıyla İstanbul’da yapıldı.


Solcuların, yurtsever devrimcilerin, sosyalistlerin anayasa tartışmalarına müdahil olması, bu konuda sözlerini söylemeleri ve ortak davranış geliştirmeleri elbette olumludur ve gereklidir. Ancak gerek organizasyonda, gerek konuşmacıların seçiminde devrimci sosyalistlerin yeterince görünür durumda olmaması, buna karşılık liberal ve “Yetmez Ama Evetçi” kesimlerin öne çıkmış olması dikkat çekiciydi.


Belki daha da önemlisi, Tartışma başlığındaki “herkes” ve “hepimiz” kavramlarının ima ettiği bulanıklıktı. Bizim, herkesin anayasasını yapmamız, hem imkânsız hem de politik olarak anlamsız. Biz ancak; rejim tarafından ezilen, sömürülen ve mağdur edilen kesimlerin, işçi sınıfının ve demokrasi güçlerinin taleplerinin karşılanması için bir anayasa tartışması yapabiliriz.


Tüm etnik kimlikleri tanıyan veya tüm kimliklere eşit mesafede duran, tüm inanç gruplarına özgürlük tanıyan, parasız eğitim ve parasız sağlık haklarını güvence altına alan, cinsiyetçi olmayan, işçilerin, işsizlerin, çocukların, yaşlıların, özürlülerin, kadınların ve öğrencilerin sosyal ve siyasal haklarını güvence altına alan ve tüm bunların örgütlenmesine engel olmayan bir anayasa, hepimizin ortak talebi olmalıdır. Ancak bu anayasal talepleri bir yazılı belgeye dönüştürüp iktidardan talep etmek yetmez. Bu taleplerin karşılanması için, talepte bulunanların güçlü ve ortak mücadelesi şarttır.


Şüphesiz ki, demokratik olarak tüm etnik grupların ve inanç gruplarının taleplerinin karşılandığı, işçi ve emekçilerin haklarının genişletildiği bir anayasa, mevcut anayasanın mağduru olanlar için önemli bir kazanımdır. Ama böylesi kazanımlar, ancak emekçilerin ve ezilenlerin ortak mücadelesiyle elde edilebilir.
Öte yandan, böyle bir anayasa bile “bizim” Anayasamız olmayacaktır. Çünkü bu haliyle bile burjuvazinin, sömürü düzeninin anayasasıdır ve burjuvazinin çıkarlarını korumaktadır. Anayasanın bizim anayasamız olması için onu bizim, emekçi ve ezilen kitlelerin yapması şarttır. Bizim yapmamız kolay olmayacaktır; ancak toplumsal dinamikler ve işçi sınıfı bunu yapacak gücü içinde barındırmaktadır. 


Emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların kısaca tüm ezilenlerin taleplerini dikkate alan bir anayasa bile “bizim” Anayasamız olmayacaktır. Çünkü bu haliyle bile burjuvazinin, sömürü düzeninin anayasasıdır ve burjuvazinin çıkarlarını korumaktadır. Anayasanın bizim anayasamız olması için onu bizim, emekçi ve ezilen kitlelerin yapması şarttır. Bizim yapmamız kolay olmayacaktır; ancak toplumsal dinamikler ve işçi sınıfı bunu yapacak gücü içinde barındırmaktadır. 






Anayasa sınıf savaşımını kazananların perspektifinden kaleme alınır. Bu sebeple anayasada yer alan işçi hakları, sosyal haklar ve mülkiyet ilişkileri bu sınıfsal gerçeklik üzerine inşa edilir. Dolayısıyla, bir hukuki metin olması dışında, siyasal da bir metindir. Sınıfsal mücadelenin tüm kazanımları ve kayıpları, toplumsal değişimler, burjuvazinin belli kanatları arasındaki güç dengelerinin değişmesi sonucunda, anayasa sürekli değişikliğe uğrar.
İstanbul’da yapılan Anayasa Tartışmasının başlığındaki “herkes” ve “hepimiz” kavramları bir bulanıklığa işaret ediyordu. Bizim, herkesin anayasasını yapmamız, hem imkânsız hem de politik olarak anlamsız. Biz ancak; rejim tarafından ezilen, sömürülen ve mağdur edilen kesimlerin, işçi sınıfının ve demokrasi güçlerinin taleplerinin karşılanması için bir anayasa tartışması yapabiliriz.


5 Şubat Cumartesi 2011 / Ahmet Saymadi



11 Ocak 2011 Salı

AKP, BÜKEMEDİĞİ ELİ KELEPÇELİYOR!

AKP, BÜKEMEDİĞİ ELİ KELEPÇELİYOR!
“Bükemediğin eli öp” diye bir atasözü var, hepimizin bildiği. Güçlü olan için, güçsüz olana kavgayı bırakmasını öğütleyen bu söz, güçsüz olan için bir anlam ifade etmez. Herkes gücü yettiğince, direnebildiğince kendini ezen güce karşı durur, bükme gayretini hep taşır.
“İleri demokrasi timsali” AKP,  iktidar gücüne ve seçim barajı avantajına rağmen, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde DTP’ye karşı, Kürt coğrafyasında üstünlük sağlayamadı. Seçim barajı dezavantajına ve hazine yardımı almamasına rağmen DTP, bağımsız adaylarla girdiği seçimden büyük bir başarıyla çıkarak, mecliste grup kurmayı başardı. Seçim barajı AKP’ye fazladan 12 milletvekilliği kazandırdı.
29 Mart 2009 yerel seçimleri öncesi ise Diyarbakır ve Tunceli belediye başkanlıklarının da alınmasını isteyen Başbakan muradına eremedi. AKP seçimlerde Diyarbakır ve Tunceli’yi almak bir yana, elindeki Van ve Siirt belediye başkanlıklarını da kaybetti. DTP ise yine büyük bir başarı göstererek belediye başkanlığı sayısını 50’den 99’a çıkardı.
KCK davası, AKP’nin aldığı iki büyük yenilginin rövanşını alma çabasından başka bir şey değil. 2007 yılının Şubat ayından itibaren KCK sanıklarını teknik takibe başladığını iddia eden emniyet, nedense operasyona başlamak için 14 Nisan 2009 tarihini bekledi. AKP 29 Mart yerel seçimlerinde aldığı yenilginin ardından, operasyon için düğmeye bastı. AKP’nin bükemediği ele, reva gördüğü; Kelepçeydi.
Operasyonun başlamasından bugüne dek Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar, Belediye Başkanı tutuklandı. Başbakan’ın diline doladığı ‘halk iradesi’ kavramı, Kürt halkının iradesi söz konusu olunca AKP’nin aklına bile gelmiyordu. Gelse bile, o iradeyi yok saymak, çiğnemek için geliyordu. Durum ortada; KCK operasyonu adı altında 2 binin üzerinde Kürt siyasetçi tutuklu!
Tutuklananların arasında, Eski ve yeni belediye başkanları dışında; İnsan Hakları Derneği yetkilileri, avukatlar, akademisyenler, sivil toplum örgütlerinin başkan, yönetici ve üyeleri, sendikaların üye ve çalışanları, yerel TV yöneticisi ve gazete çalışanları, yerel, kültürel ve çevreci dernek yönetici ve çalışanları, mahalle, belde, ilçe ve il meclis üyeleri bulunuyor. Kürt coğrafyasında, demokratik mücadele veren herkes tutuklanma tehdidi ile karşı karşıya. KCK davasının niteliğiyle ilgili en iyi tespit, sanırım Eşber Yağmurdereli’den geldi: “Aslında hayatı yargılıyorlar.”
AKP ile hayatımıza giren, teknik takip, gizli tanık gibi kavramalar dışında bir de, binlerce sayfalık iddianameler var artık. KCK iddianamesi 7568 sayfadan oluşuyor ve çoğu ortam dinlemesi sonucu tutulan telefon kayıtları. Kayıtların çoğu günlük rutin konuşmalar. Bir de hazırlanan manasız şemalar… Mesela bir gençlik örgütü şeması var; Karadeniz bölgesi hariç tüm bölgeleri bölge isimlerinin altında, il isimlerini sıralayarak, şema diye vermişler. Eğer şema bu ise, gençlik örgütünün yapısını tüm ilkokul öğrencileri biliyor!
Suçlamalar arasında ise, PeKaKa yerine PeKeKe denilmesi, Irak Federal Kürdistan Bölgesine giden herkesin Kandil’e gitmiş sayılması, TBMM’ye ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dilekçe gönderilmesi, 8 Mart Kadınlar günü, 21 Mart Newroz Bayramı, 1 Eylül Dünya Barış günü gibi etkinliklere katılmak, Hasankeyf’e Ilısu barajın yapılmasına engel olmak için etkinlikler düzenlenmesi, Cumhuriyet Bayramı etkinliklerine katılmamak gibi birçok şey var. Suçlamalara bakınca ne çok suç işlemişiz diye düşünmeden edemiyor insan! Ilısu barajının yapılmasına karşı çıkmak suç ise, Tarkan suç ortağımız!
Kürt siyasetçilerinin itham edildikleri suçlamaları okuyunca aklıma hemen DEP milletvekillerinin, dokunulmazlıkları kaldırılarak tutuklanmalarının ardından yargılandıkları 1994’teki DEP davası geldi. DEP davası ile ilgili iddianameyi hazırlayan dönemin DGM başsavcısı Nusret Demiral, her konuşmasında ‘iddianamenin tarihe geçeceğini’ belirtiyordu. Nusret Demiral haklı çıktı. Milletvekillerinin idamlarını istediği DEP iddianamesi tarihe geçti ancak bir ‘insanlık ayıbı’ olarak…
DEP davası ile ilgili iddianamede de, KCK davasına benzer şeyler vardı; meclise sarı kırmızı yeşil renklerde mendille gelmek ve sarı kırmızı yeşil renklerde taç takmak, Mahmut Alınak’ın DEP 1. genel kurulunda “Kürt halkının özgürlüğü’nden” bahsetmesi, Hatip Dicle’nin; milletvekilliği yemin metnini “Anayasa’nın baskısı altında okuyoruz!” demesi, Leyla Zana’nın meclis kürsüsünden “Ben Kürdüm, sonuna kadar da Kürt kalacağım” demesi gibi, savcıya göre‘bölücülük’ içeren suçlamalar vardı.
Bundan 16 yıl önce DEP davası sanığı olarak, bugün ise KCK davası sanığı olarak yargılanan Hatip Dicle, 16 yıl önce mahkeme de yaptığı savunmasında bakın şöyle diyordu: “Bu dava özü itibariyle kimliğimizin ve Kürt sorunu hakkındaki düşüncelerimizin yargılanmasıdır. (…) Bugün (3 Ağustos 1994) son yıların en önemli davası başlıyor. (…) DGM’leri tıpkı istiklal mahkemeleri gibi, Yassıada ve Sıkıyönetim mahkemeleri gibi günün siyasi ihtiyaçlarına göre karar veren, hukuka bağlılıkları her zaman tartışmalı kurumlar olarak değerlendiriyorum.”
Değişen bir şey yok gibi görünüyor, seksenli-doksanlı yılları eleştirerek siyaset yapan AKP, mesele Kürt halkının özgürlüğü ve talepleri söz konusu olunca seleflerinden geri kalmıyor. Bize düşen ise KCK davası sanıklarının yanında olmak ve davaya tanıklık etmek.  Yanlarında olmanın en önemli yolu ise Kürt halkı ile birlikte, tüm toplumsal dinamiklerin dâhil olduğu bir ‘emek ve özgürlük’ cephesi oluşturmaktan geçiyor.
Mahkeme 13 Ocak Perşembe günü tekrar başlıyor. Unutmadan; merakla bekliyoruz, mahkeme de önce, “bilinmeyen” sonra “Kürtçe olduğu tahmin edilen” Kürt halkının anadili Kürtçe, adli makamlarca hangi mertebeye erişecek!

Ahmet  Saymadi

10 Ocak 2011 Pazartesi

DÜNYANIN BÜTÜN SAĞDIÇLARI BİRLEŞİNİZ.



DÜNYANIN BÜTÜN SAĞDIÇLARI BİRLEŞİNİZ.
Biz onu geç tanıdık, Beynelmilel filmini çekmese haberimiz olmayacaktı kendisinden. Ama eminim, Yüreği bu denli bizimle atan birinden, bir gün haberdar olurduk. 1962 doğumlu Sırrı Süreyya Önder benden 16 yaş büyük, onunsa bu yaş farkı kadar bir kızı var. Bir gün onun gibi yazmayı çok istiyorum. Bu topraklarda yaşanan meselleri, günümüz olaylarına bağlama yeteneğine ayrıca hayranım. Adıyamanlı olan Sırrı Süreyya (Ben içimden Sırrı Abi diyorum) doğuştan sosyalist, babası Türkiye İşçi Partisi Adıyaman İl Başkanıymış. Tüm Adıyamanlılar’ı Kürt sanan ben, Adıyamanlı arkadaşım Eda’nın uyarısıyla, Sırrı Süreyya’nın Türkmen olduğunu öğrendim. Adıyamanlılar birbirlerinin şivesinden anlıyorlarmış. Eda’nın iddiası odur ki, Adıyaman Türkmenleri’nin şivesi güzel değil. Ama ben beğeniyorum en çok, da ‘hayır’ kelimesini telaffuz edişine bayılıyorum. İnsanın anında hayırlı bir iş yapası geliyor.

Yönetmen olarak tanıdığımız Sırrı Süreyya, şimdilerde Radikal gazetesinde yazdığı yazılarla, çoğumuzun söylemek istediklerine tercüman oluyor. Daha önceleri yoldaşım dediği insanların gazetesi Birgün’de yazıyordu. Yoldaşlarını da, kendisini de mahpus eden, hepsinin hayatında onulmaz yaralar açan, 12 Eylül cuntasını yapan Ordu’ya karşı yazdığı eleştiri yazıları çok beğeniliyordu. Balyoz darbe planını eleştirdiği “Türk romancısı en asil duygunun insanıdır!” yazısı ve daha sonraları, Radikal’de bir yazısında da kullandığı “Faşizm çok ayıp bir şeydir!” sözü hala hafızamızda. Radikal’deki 'Hüzün ve belanın şehri' yazısını çerçeveletip astım.
Sonra ‘tvnet’ adlı kanalda ‘Klark’ adlı bir programda yer aldı. Bu programı yapanlar, sorularını genelde Ordu, Hürriyet, Ertuğrul Özkök, Darbe, 12 Eylül meseleleri üzerine yoğunlaştırınca Sırrı Süreyya da bu konularda görüşlerini belirtiyordu. Akif Beki’nin (Başbakan’ın eski basın danışmanı) genel yayın yönetmenliğini yaptığı TV24’te ‘kafadengi’ adlı bir program yaptı. Bir süre sonra eleştirilerini AKP’ye yöneltmeye başlaması ile beraber söylediği şeylerin bazıları kesilmeye başlandı. Akif Beki ile aralarında uyuşmazlıklar da eklenince kanaldan ayrıldı. Birgün’de Ordu karşıtı yazdığı yazılarla ve TV24’te yönelttiği eleştirilerle, AKP’nin hegemonya alanında yaşayan liberal çevrelerce baş tacı edildi. Tabi burada Başbakan’a yakın televizyon kanallarının kendisine gösterdiği teveccühün etkisi olduğunu unutmamak lazım. Hatta 19 Ocak’ta Sevgili Hrant’ın aramızdan ayrılışının 3. yılında Agos’un camından bizlere o seslendi. Liberal çevrelerin onayı olmadan Agos’un camına çıkamayacağı açıktır. Onu Agos’un camına çıkaranların şimdi ne kadar pişman olduklarını siz düşünün. Her sözünde ‘İktidar, zalimlik, zülüm, işkence’ kavramlarını eleştiren, yüreğinin ‘yoksullarla, mazlumlarla, ezilenlerle’ attığını belirten birisinin eleştirilerini bir gün AKP iktidarına yönelteceğini tahmin edemediler. Nihayetinde o zamanlar da eleştiriyordu ancak yazılarının merkezinde değildi bunlar. Ben o gün söylediği ve yazdığı şeylerin arkasında olduğuna eminim, aynı zamanda katılıyorum da.

Liberal çevrelerin, Sırrı Süreyya’ya bakışı, 12 Eylül’de yapılan Anayasa değişikliği için yapılan Referandum’dan önce tamamen değişti. Taraf gazetesi yazarı ve Sırrı Süreyya’nın ‘irade hırsızı’ dediği Rasim Ozan Kütahyalı, Sırrı Süreyya’nın ‘evet’ oyu kullanacağını yazdı. Politik olarak çok doğru bulduğum bir cevap yazan Sırrı Süreyya, yazısını şu cümle ile bitirerek Boykot kararını açıkladı: “BDP'nin bu süreçte ortaya koyduğu iradeyle dayanışma halinde olduğumun ve yaygın, kolektif sosyalist iradeden ayrı davranmayacağımın bütün kamuoyu tarafından bilinmesini isterim."

Bu açıklaması ile liberal çevrelerle bağı bayağı zayıfladı. Sırrı Süreyya’nın, Radikal gazetesinde 7 Ocak tarihinde yazdığı ‘Sağdıç emeği’ adlı yazısında, “Yetmez ama Evet” kampanyasını eleştirmesi üzerine, DSİP Genel Başkan Yardımcısı Şenol Karakaş bir yazı yazdı. Yazı başlı başına uzunca bir eleştiriyi hak ediyor, bunu sonra yapacağım. Burada kısaca değinmek istiyorum.

Referandum, Evet ve Hayır ikilemi arasına sıkışmış bir mesele olmamasına rağmen, sürekli olarak ‘Boykot’ tavrı alanları ‘oyunuz aslında Hayır’cılara yarıyor’ söylemiyle Hayır’cı diye yaftalayıp Boykot dinamiğini görmezden gelmeye çalışıyorlar. Referandum’da Evet kendi içinde kategorize edilecekse eğer, Hayır da kategorize edilebilir. Sadece bir iki madde sebebiyle ‘Hayır’ diyenleri MHP’li olmakla yaftalamak, nasıl bir haldir anlamak güç. %42’lik hayır oyunun zengin kesimden geldiğini iddia etmek ise nasıl bir araştırmanın sonucudur, çok merak ediyorum. Yoksulların tümü evet oyu mu verdi? Tunceli halkının tümü zengin mi? Kürt illerinde BDP’ye destek olmak için Boykot kararı verip, Batı’da Evet oyu beklemek nasıl bir anlayıştır, bunun batıdaki Kürtlere Evet oyunun daha doğru olduğunu işaret etmekten başka bir anlamı var mı? Batıdaki Kürtlerden, Kürt sorunu yokmuş gibi ya da BDP’nin siyasal tavrını görmezden gelmelerini talep etmek nasıl bir faşizmdir? Sürekli bir darbe tehdidi algısını canlı tutmaya çalışarak, AKP’nin yaratmış olduğu zorbalığı ve yoksulluğu görmezden gelmek nasıl bir anlayıştır?

Sırrı Süreyya, “Yetmez ama evet” diyenlere çağrıda bulunmuş, onların da BDP ve sosyalist hareketlerin oluşturduğu ‘Emek ve Özgürlük’ cephesine destek vermesini istemişti. Bu desteğin gelmeyeceği Şenol Karakaş’ın yazısı ile anlaşıldı.

Karakaş’ın yazısında Sırrı Süreyya Önder’in ismini S.S. diye kısaltması ise ayrı bir saygısızlık. ’Askeri darbe yapmak ahlaksızlıktır’ diyen birini, aylarca darbe karşıtı, ordu karşıtı yazılar yazan birini şimdi darbecileri görmezden gelmekle suçlamak ‘ahlaksızlıktır’. Sen bunları boş ver Sırrı Abi ‘Yakarsa bu dünyayı garipler yakar.’

Ben, önümüzdeki seçimler öncesi, yetmez ama evet’çilere, Sırrı Süreyya’dan ödünç alacağım kavramla, slogan önerebilirim; ‘Dünyanın bütün sağdıçları birleşiniz’

Ahmet / 10 Ocak 2011 Pazartesi



4 Ocak 2011 Salı

‘’PARDON’’ GELİYORUM DİYOR!

‘’PARDON’’ GELİYORUM DİYOR!
‘’Pardon’’ diye bir film vardı bilmem hatırlar mısınız? Ferhan Şensoy’un filmi, yanlışlıkla işlemediği bir suçtan mahkûm olan ve yıllarca hapis yattıktan sonra, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılan birinin hikâyesi anlatılıyordu. Serbest bırakılma anında devlet görevlisinin ‘Pardon’ kelimesi olaya devletin bakışını özetliyordu aslında. Ömür hırsızı devlet, istediği zaman, istediği insanı alır,  yıllarca hapislerde çürütürdü ve bir ‘pardon’ ile salıverirdi.
Bir Pardon vakası ile uzun zamandır karşı karşıyayız!  Tutuklu yargılanan insanların yargılama süresinin çok uzun sürmesi ve kimi zaman hapiste kaldıkları sürenin alacakları cezayı bile geçmesi üzerine, kamuoyunda ciddi bir tepki oluşmuştu. Geçtiğimiz aylarda Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) hazırladığı ‘Tutuklama Raporu’ gerçekleri gözler önüne serdi. AKP’nin iktidarda olduğu son yedi yılda, cezaevlerindeki tutuklu sayısının hükümlü sayısını aştığını ortaya koyan bir belgeydi bu. Tutuklu sayısının artmasının başlıca sebeplerinden biri 2005 yılında değiştirilen Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun tutukluluk sürelerini düzenleyen 102. maddesinin yürürlüğe giriş tarihinin gecikmesiydi. Maddenin yürürlük tarihi 1 Nisan 208 olarak belirlenmiş, daha sonra 5739 sayılı kanunla maddenin yürürlük tarihi 31 Aralık 2010 olarak değiştirilmişti. TBB’nin Raporunda, 2004 yılından bu yana cezaevindeki tutuklular ile hükümlüler arasındaki oran giderek farklılaştığı ve son yedi yılda cezaevlerindeki toplam tutuklu sayısının 338 bin 520, hükümlü sayısı ise  266 bin 986 olduğu belirtiliyordu. Çoğu zaman keyfi olarak uygulanan tutuklu yargılama kararı, son yıllarda mahkemeler tarafından çokça başvurulan bir yöntem olmuştu. Oysa dünya standartlarında durum çok farklıydı. Tutuklu ve hükümlü oranları “üçte bir tutuklu, üçte iki hükümlü” olarak belirlenmişti.
CMK’nın 102. maddesi ile birlikte değerlendirilen 252.  maddesi ile ‘Kanunda öngörülen tutuklama süresi, devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine ve milli savunmaya karşı suçlar ile devlet sırlarına karşı suçlarda 2 kat olarak uygulanır’ ifadesi yer alıyor. Yargıtay 9. dairesi ise, CMK’nın 102. maddesine ilişkin ‘süre Tartışması’na noktayı koydu ve tutukluluğun örgütlü suçlarda 10, diğer suçlarda 5 yılı aşamayacağına hükmetti.
AKP son yıllarda, Ergenekon, KCK ve Devrimci Karargâh davaları ile binlerce insanı tutuklamış durumda. Maddenin uygulanması ile ilgili esas tartışma bu davalarla ilgili olmasına rağmen bu davalarda tahliye yok denecek kadar az. AKP istediği zaman istediğini insanları bu davalarla ilişkilendirerek tutukluyor ve kimin hangi sebeple alındığı ise meçhul. Hepimizin gözü önünde, asılsız iddialarla BDP’li belediye başkanları, BDP’li yöneticiler ve üyeler, SDP genel başkanı ve yöneticileri, ESP üyeleri, Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüleri, Halkevleri üyeleri tutuklandı. Tutuklu yargılama aynı zamanda AKP’nin siyasi muarızlarını etkisiz hale getirmek için sık sık kullandığı bir yöntem haline gelmiş durumda. Davalar ile ilgili iddianameler bile aylar sonra hazırlanıyor. Eğer bu insanların tutuklanmalarını gerektirecek kadar ciddi deliller varsa, neden iddianameler hızlıca hazırlanmıyor? Bu durum; acaba önce tutuklayıp sonra kılıf mı uyduruluyor diye düşünmemize sebep oluyor. Nihayetinde hazırlanan iddianameler de böyle düşünmemize imkân sağlayacak saçmalıklarla dolu.
AKP yaptığı birçok işlemde olduğu gibi CMK’nın 102. maddesinin uygulamasında da birçok hukuksuzluğa imza atıyor ve toplum vicdanını yaralıyor. Bunlar da yetmezmiş gibi, yaptığı değişikliği de karşımıza çok farklı bir şey gibi sunuyor. Aslında tutukluluk süresi uzatılırken, kısaltılmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Tabi salıverilmeler AKP’nin çıkarları doğrultusunda gerçekleşiyor. Bu bir nevi adı konulmamış af gibi. Tecavüz, gasp, taciz, cinayet gibi suçlardan yargılanan ve yargılaması bir türlü sona erdirilemeyen birçok suçlu salıveriliyor. Bu madde, AKP’nin elinde, seçimler öncesi hem bir siyasi affa hem de, kendisi için zararlı gördüğü muhaliflerine karşı bir tehdide dönüştü.
Hizbullah sanıklarının yargılandığı dava 10 yılda bitirilmediği için, 188 cinayetle suçlanan ve yakın tarihin en kanlı örgütüne üye 17 sanık serbest bırakıldı. Serbest bırakılanlar, yazar Konca Kuriş’in ve eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemlerinden de yargılanıyordu. Hizbullah Ana Davası olarak bilinen davada Tahliye edilen Hizbullahçılar arasında Hizbullah’ın askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar ve beyin takımından Edip Gümüş ile Rıfat Demir’de var.
Beş yılı aşkın süredir cezaevinde olan ve adları onlarca cinayetle anılan Sedat ve Vedat Şahin kardeşlerden Sedat Şahin ve aynı davada tutuklu olan Oktay Öztürk de tahliye edilenler arasında. Sedat Şahin’in üç kez uygulanmak üzere, “taammüden adam öldürmeye azmettirmek” suçundan müebbet ağır hapis cezasına çarptırılması isteniyordu. “Uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı” iddiasıyla tutuklu yargılanan Urfi Çetinkaya’nın sağ kolu olarak bilinen Enver Sarı’da serbest bırakıldı.
Tahliye edilmeyenler de var… Diyarbakır'da 12 yıldır tutuklu Süleyman Kaya ve Faruk Menekşe raporlu olmalarına rağmen 30 Aralık'ta zorla hâkim karşısına çıkarılıp ömür boyu hapse çarptırıldı. Bu manzara, yangından mal kaçırır gibi yargılama bize tanıdık… Alelacele yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’den ve yaşı küçültülerek idam edilen Seyit Rıza’dan biliyoruz biz, bu kanunların kimlere ve neye göre değiştiğini…
Yarın herhangi birimizin adını bile hiç duymadığımız bir örgüte üyelikten tutuklanmayacağımızı kim garanti edebilir? Adalet bir ‘şafak vakti operasyonu’ ile kapımızı çalmaya muktedir görünüyor.
Ahmet Saymadi /  4 Ocak 2011 Salı