6 Ocak 2012 Cuma

SIRANIN KİME GELECEĞİNİ KİM BİLİR!

SIRANIN KİME GELECEĞİNİ KİM BİLİR!


Özgür Gündem gazetesinin 2 Ocak tarihli sayısının forum sayfasında Serra Hakyemez ve Önder Çelik imzası ile yayınlanan yazıyı, bir arkadaşımın üye olduğumuz e-posta grubuna yollaması ile okuma fırsatı buldum.  Yazıya genel itibariyle katıldığımı belirtmekle birlikte bazı eleştirilerim var, bunu hem yazıyı kaleme alanlarla hem de yazıyı okuyanlarla paylaşmak istedim.

Türk ve Müslüman kimliğinin diğer kimlikler üzerindeki tahakkümü ve burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki tahakkümü üzerine kurulu Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı bir hukuksuzluktur. Türkiye’de resmi ideoloji bu tahakküm ilişkilerinin devamı üzerine kurulmuştur. Bütün hukuk kuralları; halkın ürettiği değerlerin burjuvazinin zenginleşmesine ayrılması, halk yığınlarının sömürülerek yoksulluk içinde yaşaması, ezilenlerin değil sömürenlerin hakkının korunması üzere tesis edilmiştir.

Hukuk ikincil olarak; Kürt, Ermeni, Süryani, vb. etnik kimliklerin yok sayılması ve Türkleştirilmesi, gayri Müslimlerin ve Alevilerin inançlarının yok sayılması ve Müslümanlaştırılmasının aracı olmuştur. Bu minvalde Türkiye Cumhuriyeti Devleti; egemenlerin hakkını savunan, sömürünün devamını sağlayan bir kurum işlevi görmüştür. Devletin hukuk kuralları, alt yapı ilişkilerinin, etnik/inançsal hiyerarşinin düzenleyicisi ve koruyucusudur. Bunu Anayasadan başlayarak tüm kanunlarda görebiliriz.

Tablo böyle olunca;  tüm ezilenlerinin verdiği mücadele meşruluk kazanmaktadır. Bu mücadele ise; mevcut hukuk kurallarının içerisinde de verilebilir, hukuk kurallarının reddi ile dışında da verilebilir. Bunun belirleyeni, ezilenin öfkesi, iradesi ve gücüdür. Ezilenler verdikleri mücadeleyi hukuk kuralları içerisinde teşkil ettiklerinde, muktedirler tarafından kontrol edilme riski ile karşı karşıyadırlar. Bu yasallık, politik özneye görünürlük kazandırıp toplumsallaşmasını hızlandırır. Ancak rejimin selameti açısından tehdit oluşturdukları anda derdest edilirler, derdest edilemedikleri hallerde, muktedirin kendi koyduğu hukuk kurallarını çiğnemekten geri durmayacağı tecrübeyle/tarihle sabittir.

Ezilenin verdiği Mücadelenin, yasaların koyduğu çerçeve dışında yapılanması halinde ise; politik öznenin devletin zoru ile mücadelenin her safhasında karşılaşmayı göze aldığı ve şiddetle karşılaşmasının sistem içerisinde yer alan yurttaşlarca makul bulunacağı açıktır. Yurttaşların tepkisi genelde şiddetin boyutuyla ve yöntemiyle ilişkili olacak, uygulanan şiddetin kendisi sorgulanmayacak en fazla mevcut insan hakları çerçevesinde olması tartışılacaktır. Buradan; yasal alanın dışında hareket etmeyi tercih eden politik öznenin, görünür olmayacağı, toplumsallaşamayacağı gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Yasal alanın kısıtlılığı, devlet şiddetin dozu burada belirleyici olabilecek, kimi zaman yasadışı/silahlı mücadele çok daha olumlu sonuçlar doğurabilecektir.

Yasadışı mücadelenin meşru bulunacağı en önemli zemin ise; mücadelenin dayandığı toplumsal kategoriler ve onun stratejik ortaklarıdır. Ancak her halükarda, mevcut hukuk kuralları içerisinde hareket eden ve stratejik ortaklık durumu bulunmayan diğer muhaliflerin, yasadışı mücadeleyi sorgulama, gayrimeşru ilan etme hakkı yoktur. Tercih konusu olacak tek şey, bu mücadele biçiminin içinde olup olmamaktır. Bunun dışındaki sorgulamaların kitleleri düşüreceği yer ezenin saflarıdır!

Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da; egemenlere karşı mücadele en az Cumhuriyetin tarihi kadar eskidir ve bu mücadelede hem yasal alan hem de yasa dışı alan kullanılmıştır. Her iki zeminde de verilen mücadele; kahramanlıklarla/hainliklerle, zaferlerle/yenilgilerle doludur. Türkiye’deki devlet geleneğinin köklü oluşu, politik öznelerin arasındaki rekabet, sürekli/ağır cunta koşulları her iki zeminde ayrı ayrı mücadele veren birbirinden farklı büyük örgütlerin erimesine sebep olmuştur.

Türkiye’de, 12 Eylül askeri cunta yönetiminin ardından Türkiye’de sosyalistler uzun süre yasadışı alanda faaliyet yürütmeye devam etmiş, doksanlı yıllardan itibaren de yasal zeminde faaliyet yürütmeye ağırlık vermişlerdir. Kuzey Kürdistan’da ise, Kürt Özgürlük Hareketi ağır cunta koşullarında tarihinin en büyük örgütünü çıkarmış ve Kürt halkının en küçük birimlerine kadar işleyerek büyük bir toplumsallık kazanmıştır. Hareketin toplumsallaşması ve gücü Türkiyeli sosyalistler açısından da büyük bir deneyimi ortaya çıkarmıştır.

Kürt Özgürlük Hareketi ile, Türkiyeli sosyalistlerin ilişkisi ise bir blok şeklinde olmamış, sosyalistlerce farklı tutumlar sergilenmiştir. Bazı sosyalist yapılarla,Yasa dışı zeminde 1980’li yılların başlarında Faşizme Karşı Birleşik Cephe pratiği yaşanmıştır.  Yasal zeminde kurulan, Kürt halkının özgürlüğünü birincil gündem olarak alan siyasi partilerle  sosyalistler seçimlere çok defa blok halinde girmişler ve stratejik ortaklık zeminini inşa etmeye gayret göstermişlerdir.

Sosyalist hareketlerde başka bir kanadı teşkil eden bazı siyasetler; resmi ideolojinin/Kemalizmin etkisinden kurtulamamış, Kürt halkının özgürlüğü meselesinde neredeyse egemenlerin söylemine yakın bir dil kurmuşlardır. Kürt halkının tüm taleplerini “Devrimden sonraya” erteleyen, kimi zaman yok sayan bu görüş, Kürt halkı tarafından kabul görmemekle birlikte pratik olarak ta Kürt sorununa herhangi bir çözüm sunmamaktadır. Diğer bir kanat ise, Mevcut iktidarlardan medet ummuş, kimi zaman iktidarın yolunu açacak girişimlerde bulunmuştur. Hasılı; birisi çözüm olarak; AKP’nin yeni kurduğu statüko alanını işaret ederken, diğeri AKP öncesindeki statüko alanını işaret etmektedir.

Kürt Özgürlük Hareketine yakın kimi çevrelerce, Türkiyeli sosyalistler bir blok olarak değerlendirilmekte ve stratejik ortaklık ilişkisi geliştirilen sosyalistlerin hakkı teslim edilmemektedir. Kürt Özgürlük Hareketi ile dayanışma ilişkisi kuran bu sosyalist kanadın gücünün az olması, küçümsenmesini veya diğerleriyle eşitlenmesini gerektirmemektedir. Batı yakasındaki bu duruş kıymetlidir. Bu doğrultu da, Kürt özgürlük hareketi ile dayanışma ilişkisi kuran sosyalistler operasyonlara uğramış ve tutuklanmıştır. Meseleye kamuoyunun dikkatini çekmek için ise “Sıra Kimde İnisiyatifini” kurmuşlar ve ilk sokağa çıktıklarında KCK davasından alınan Kürt Devrimcilerle dayanışma göstermeyi bilmişlerdir.

Yakın zamanda; seçimlerde oluşan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku deneyimi, Halkların Demokratik Kongresi bu ortaklaşma zeminini hem siyasetler düzeyinde hem de bireyler düzeyinde ortaya koymaktadır.

Yukarıda sayılan sosyalistler arasındaki üç kanat dışında, bir grup daha politika sahnesine çıkmaktadır; sivil inisiyatifler/platformlar. AKP iktidarı, kendi gücünü tesis ederken, kendisine muhalif olarak gördüğü tüm çevrelere karşı, tutuklamayı önemli bir politik araç olarak kullanmış ve yarattığı baskı rejimi toplumun en küçük birimlerine kadar her yerde hissedilmiştir. Toplumsal yaşamdaki değişikliklere, tutuklama dalgaları da eklenince, politik özneler dışındaki yurttaşlar da politika sahnesine giriş yapmıştır. Eski ve yeni statükonun gediklileri olan; Kürtler, Sosyalistler dışında, ulusalcılar da bu tutuklanma dalgası ile karşı karşıya kalmış ve geçmiş reflekslerle önceleri herkes kendi cenahındaki tutuklulara sahip çıkmak için bir araya gelmiştir.

Tutuklama dalgasının son zamanlarında ise herkesin eski ezberi bozulmuş, AKP’nin revize ettiği rejimin yeni hali karşısında; ulusalcının, Kürdün, Sosyalistin aynı satıh üzerinde olduğu anlaşılmış olup mücadele pratikleri ortaklaştırılmaya çalışılmıştır. Buradaki tüm siyasetler/bireyler birbirlerinden öğrenerek/değişerek, yeni ve ortak bir mücadele hattını örmeye, daha önce görmezden geldiği diğer öznelere hem mahcubiyetle hem de ödediği bedele saygıyla yaklaşmıştır. Yaşanılan ortak acı bu çevreleri/bireyleri yakınlaştırmaktadır.

Bahsedilen yakınlaşmayı/ortaklaşmayı eylerken, eski refleksler tezahür etse de sağduyu ağır basmaktadır. Yürütülen mücadelenin kendisi ve yaratacağı sonuç herkesçe daha fazla önemsenmektedir.

Bağımsız bireyler tarafından oluşturulan ve sadece arkadaşlarına sahip çıkma refleksiyle başlayan kampanyalar bir süre sonra daha genel meselelere eğinilmesi düşünülen zeminlere dönüşmektedir. Boğaziçi Üniversitesi’nde, Galatasaray Üniversitesi’nde, ODTÜ’de ortaya çıkanlar böyle deneyimlerdir. Dicle Üniversitesi’nde ve Kürt coğrafyasındaki diğer üniversitelerde böyle deneyimlerin ortaya çıkmaması veya medyanın bunu görmemesi, adı geçen diğer üniversitelerde kampanya yürütenlerin kabahati olmadığı gibi, onların yürüttüğü kapmayalar da kimi zaman olumsuz yönde çarpıtılmaktadır.

Bu inisiyatifleri/platformları oluşturan insanların sosyal medyayı kullanmaları, uluslararası imza kampanyaları örgütlemeleri olumsuz olarak değerlendirilmemeli, kazanım olarak değerlendirilmelidir. Bunların hepsi meseleyi daha görünür kılmaktadır ve tepkinin hangi şekilde olursa olsun ortaya çıkışı, değişimi de beraberinde getirmektedir, daha önce Kürdün acısını görmeyen, acıyı görmektedir, başkaca politik bir kimliğe bürünmektedir.

Hayatta her şeyin bir karşılığı ve bedeli var, daha fazla bedel ödeyenin/acı çekenin buna çekinerek de olsa yaklaşmaya/anlamaya çalışanı ötelemekten, onun küçümsemekten ziyade, daha yakına çağırması/anlatması gerekir. Taziye evine gelen, kapıdan geri çevrilmez! Aksi her durum, verilen onca emeğin/ortaklaşma çabasının heba edilmesidir ki, bunu yapmaya hiçbirimizin hakkı yok. Acıyı yarıştırmak, birini ötekinden aşağı tutmak, bedel ödemeyeni uzak görmek,  en azından mütevazı bir tavır değil. Bedeli kimin ne zaman ödeyeceği, sıranın kime ne zaman geleceğini hiç birimiz bilemeyiz! Geç kalınmış olabilir bir şeylere, ama her şeye yetişilir!

Bir de davulun sesinin İstanbul’dan duyulması var. İstanbul, bu coğrafyanın en büyük kenti, dünyadaki en büyük Kürt şehri 3,5 milyon Kürdün yaşadığı bir şehir ve İstanbul'da blok vekilleri 350.000 oy aldı. Hâsılı, İstanbul kavgamızın şehri; davulun sesinin buradaki yankısı büyük olur. Umarım Diyarbakır’da çalan davulun sesi her daim İstanbul’da çınlar…

Ha bu arada, Sartre’nin dediği gibi; “Liberal iğrenç bir sözcüktür” ekleme yapabiliriz, ulusalcılıkta iğrenç bir sözcüktür. 




Ahmet Saymadi / 06 Ocak Cuma 2012





1 Ocak 2012 Pazar

KÜRT COĞRAFYASINA ÖZERK POLİTİKA!

KÜRT COĞRAFYASINA ÖZERK POLİTİKA!





Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının son üç yıllık döneminde Kürt coğrafyasında dört büyük felaket yaşandı. Bu felaketlerden biri doğal sebeplerle ortaya çıkarken diğerleri devlet eliyle gerçekleşti. Kronolojik olarak sıralayacak olursak; 4 Mayıs 2009 Bilge Köy (Zangirt) katliamı, 23 Ekim 2011 Van depremi, 22 Ekim 2011 Kazan Vadisi’nde kimyasal silah kullanımı, 28 Aralık 2011 Ortasu (Roboski) katliamı. Yaşanan bu felaketlerin dördünde de can kaybı çok yüksek.
4 Mayıs 2009’da Mardin’in Bilge (Zangirt) köyünde Bir grup korucunun bastığı bir nişanda, nişana katılanlar bir eve kapatılarak kalaşnikof tüfeklerle taranmış ve 47 kişi yaşamını yitirmişti. Bilge Köy; Şeyhan jandarma karakoluna 8 dakika mesafede olmasına ve katliamdan yaralı kurtulanların karakola haber vermesine rağmen, jandarma köye 2 saat sonra intikal etmişti. Köyde koruculuk yapan bir aile, rant kavgası sebebiyle diğer aileleri devlet gözetiminde ve devletin verdiği silahlarla katletmişti. AKP hükümeti, olay yerine Bakanlardan oluşan bir heyeti intikal ettirdi! AKP, olayı sadece “töre cinayeti ve ilkellik” olarak değerlendirdi ve olayla ilgili failler dışında kimse hakkında yasal işlem başlatılmadı.
23 Ekim 2011 Pazar günü Van’da gerçekleşen 7,0 büyüklüğündeki depremde resmi rakamlara göre 600’ün üzerinde insan yaşamını yitirdi. Yine AKP’li Bakanlar olay yerine intikal ettiler. Yaşanan skandal yerinde tespit edildi ve skandalın devam etmesine karar verildi. Depremzedelere yardım malzemeleri ulaştırılmadı, çadır sıkıntısı günlerce devam etti, yazlık çadırlarda insanlar soğuktan ve yangından yaşamını yitirdi, duruma tepki gösteren insanlara çok sert müdahalelerde bulunuldu. Devlet, yakınlarını kaybedenlerin acısını teselli edeceğine depremden kurtulanları, kurtulduklarına pişman etti. Devletin, sadece düştüğü aczi örtbas etmeye çalıştığı Van,  şu anda terk edilmiş bir şehir gibi.
22-24 Ekim tarihleri arasında Hakkâri ili sınırları içerisinde kalan Kazan Vadisi’nde, yapılan askeri operasyonlarda Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler sonucu çıkarılan 5564 Sayılı Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun’un hükümleri ihlal edilerek, Kimyasal silah kullanıldı. Kimyasal silahlarla 36 PKK’li yaşamını yitirdi. Devlet bununla da yetinmedi; yaşamını yitiren PKK’lilerin cenazeleri otopsi için getirildikleri Malatya Adli Tıp Merkezi’nden İstanbul’a gönderildi ve ailelerine teslim edilmedi. Bu kez olay yerine AKP’li Bakanlar intikal etmedi!
28 Aralık Çarşamba gecesi, Şırnak ilinin Uludere ilçesine bağlı Ortasu (Roboski) köyünde, kaçakçılık yaparak geçinmek zorunda kalan 35 köylü, insansız hava araçları tarafından bombalanarak katledildi. Katliamın kendisi bir felaketti ama AKP hükümeti ve medyanın tavrı olayı daha da dayanılmaz bir hale dönüştürdü. Devlet olayı 10 saat sonra kabul etti. AKP’li bakanlar olay yerine ancak cenazelerin defnedilmesinden sonra intikal edebildi! Uludere’de her şey bir yana; battaniyelere sarılmış, katır sırtında, römorkta taşınan cenazeler hiç aklımızdan çıkmayacak.
Dört olayında sadece genel hatlarından bahsedilse de, her olay ayrı ayrı incelendiğinde durumun ne kadar vahim bir tablo sergilediği daha açık görülüyor. Devlet şiddetinin hoyratlığı, pervazsızlığı, kamu görevlilerinin ve AKP hükümetinin özensizliği dört olayın ortak noktası. AKP, Kürt coğrafyasında, Türkiye’nin diğer bölgelerinden ayrı olarak “özerk” bir politika izliyor. Bu dört felakete, sokak ortası infazları ve binlerce insanın KCK davası ile tutuklanması eklenince olay bambaşka bir boyut kazanıyor. AKP, devletin işlediği suçlarda, doğal afetlerde, toplumsal olaylarda, hukuksuzluklarda; olayın mağdurlarını, PKK’yle eşitlemeye, sosyal boyutundan soyutlamaya ve Kürt coğrafyası dışındaki bölgelerde “Müstahaktılar” algısı yaratmaya çalışarak toplumsal tepkiyi de minimuma indirmeyi amaçlıyor. Hâsılı; AKP’nin bölgede yaşananlar için izlediği politika, resmi politikası.
Bunda bir nebze de olsa başarılı olduğunu söylemek mümkün, 35 mahsum köylünün göz göre göre katledilmesi karşısında verilen toplumsal tepkinin, Örgütlü Emek/Demokrasi Güçleri ve Kürt Özgürlük Hareketi dışında yok denecek kadar az olması bunun ispatı.
Batı yakasında pek karşılığı olmasa da, yaşanan bu felaketler Kürt halkı açısından büyük bir kırılma yaratıyor. Yaşamını yitiren köylülerden birinin yakınının, cenazede intihara kalkışması, ailelerin devlet görevlilerine tepkisi, sokak çatışmalarının günlerce devam etmesi, kepenklerin günlerce açılmaması, halkın devlet görevlileri dışında yandaş medyaya da tepki göstermesi bu durumu ortaya koyuyor.
Bunun böyle gitmeyeceği, yerel ve genel seçimlerden, anayasa referandumdan bölgede yenilgiyle çıkan AKP’nin, katledilen Kürt çocuklarının yarattığı fay hattı üzerinde kırılacağı apaçık! Son söz Ece Ayhan’ın; “Koparılmış Kürt çiçekleri / Bir cenaze töreninde daha ölümü karşılamaya götürüleceğiz. / Efendiler! Eşekler susabilirler. / Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?”




Ahmet Saymadi / 01 Ocak Pazar 2012



ACIYI RESMİ TARİHE GÖMMEK NE MÜMKÜN!

ACIYI RESMİ TARİHE GÖMMEK NE MÜMKÜN!

Geçtiğimiz hafta Fransız parlamentosunda kabul edilen "Ermeni Soykırımını İnkar Edenlere Ceza Verilmesini Öngören Yasa"yı, Türkiye kamuoyu, Ermeni Soykırımı'nın kabul edilişi gibi algılasa da durum öyle değildi. Ermeni soykırımını 2001 yılında tanıyan Fransız parlamentosu, 22 Aralık 2011 tarihinde ise Fransa'da kabul edilen soykırımların reddi halinde, reddedenlere ceza verilmesine ilişkin yasayı kabul etti.
Soykırımı kabul eden tek ülke Fransa değil. Ermeni soykırımından kurtulmayı başaranlar ve Türkiye'den sonraları göç eden/ettirilen Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı ülkeler olan Kanada, Almanya ve İsviçre de Ermeni soykırımını tanıyan ülkeler arasında.
Bu ülkelerin soykırımı tanımalarında kendi ülkelerinde yaşayan Ermenilerin payı nedir? Soykırımın kabulü siyasi malzeme yapılmış mıdır? Yasa oylamalarına kaç parlamenter katılmıştır? O ülkeler,  nerelerde katliam yapmıştır? Bu soruların hiçbir anlamı yok. Bütün bunlar bizi, Ermeni halkı ile ve onlara yaşattıklarımızla yüzleşmekten uzaklaştıran tartışmalar.
Tarihi birbirinden kanlı, acı olaylarla dolu olan Türkiye Cumhuriyetinin, en karanlık noktalarından biri Ermeni soykırımı. Fransız parlamentosunun yasayı kabulü ile soykırım, televizyon programlarıyla, gazete haberleriyle, soykırıma dair fotoğraf albümleriyle gündemimizde önemli bir yer teşkil etmeye başladı. Bu konuda yayınlanan açık oturumlar kendi içinde bazı sorunlar barındırıyor.
Açık oturumlara farklı görüşlerden insanlar ve Ermeni halkından temsilciler davet ediliyor. Program katılımcıları genel itibariyle soykırımın yapılmadığını, aslında Türklere soykırım yapıldığını, atalarına hakaret edildiğini ve Fransa'ya yaptırım uygulanmasını savunuyor.
Atalarının yaptığı katliamlardan utananlar utanç duyuyorlarsa şayet özür dileyerek ve tarihle yüzleşerek bundan kurtulabilirler. Atalarının onuruna düşkün olanlara, pek düşkün oldukları atalarının bu onurunu biraz da Ağırnaslı Ermeni Armen'e yani Mimar Sinan'a borçlu olduklarını hatırlatmak gerek...
Programa katılan Ermeniler'de soykırıma uğradıklarını, yaşadıkları acının tarif edilemez olduğunu, soykırımın yanı sıra yaşananların insanlık dışı olduğunu, kadınlara tecavüz edildiğini, insanların işkenceye uğradığını, mal varlıklarının yasal/yasadışı yollarla gasp edildiğini anlatmak zorunda kalıyor.
Çok söze gerek yok aslında, 1915'te yaşananlara dair resmi belgeler ve yaşayanların yazdıkları hatıratlar meseleyi tam anlamıyla ortaya koyuyor.
Yaşanılan acının kendisini taşımak bile çok zorken, Ermenilerden bunu hatırlamaları isteniyor. Hatta hatırlamalarından ziyade, acılarını resmi tarihin içine gömüp unutmaları isteniyor. Ermenilere yaşadıklarını unutmaları, üzülmemeleri, tarihlerini yok saymaları öğütleniyor.
Türkiye dışında yaşayan Ermeniler ile aralarına mesafe koymaları, göç eden akrabalarına, hemşerilerine, komşularına düşman gözüyle bakmaları talep ediliyor. Anlayacağınız kadim hastalık devam ediyor: Ermeni'ye nasıl Ermeni olacağını öğretmeye devam...
Acısını, başına gelen felaketi anlatmak zorunda kalan ve Türkiye'de yaşadığı için hep dengeli konuşmak zorunda kalan Ermeniler, yaşadıklarının verdiği metanet, olgunluk ve sabırla söylenen her şeyi büyük bir olgunlukla karşılıyorlar ve meramlarını anlatmaya çalışıyorlar.
Bir halka acılarını sürekli hatırlatarak, sürekli bir travma içinde yaşamalarına sebep oluyoruz. Acıyı hatırlamalarını isterken bir yandan da, unutmalarını hiç bir şey olmamış gibi yaşamlarına devam etmelerini istiyoruz.
Onlardan bir imkânsızı başarmalarını istiyoruz. Bu imkânsızlığı Hrant Dink davasının görüldüğü adliye koridorlarında, Ermeni olduğu için taksici tarafından dövülen kadında, işyerinde gerçek adını söyleyemeyip Türkçe isim kullanan Ermenilerin yaşamlarında bulabilirsiniz.
Siz bu satırları okurken, bu topraklarda katledilen bir Ermeni'nin beş yıldır süren davasının 23. Duruşması görülüyor olacak, acılarını onlara bir kez daha hatırlatacağız, hoyratça! Acıya ortak olmakla, acıyı yaşamak arasında büyük bir açı farkı var.



Ahmet Saymadi / 26 Aralık 2011 Pazartesi

DOSTLAR EVDE YOKLAR

DOSTLAR EVDE YOKLAR

Bir salı sabahıydı, aylardan Eylül'dü, günlerden 21, sene geçen sene. Telefon çaldı, arayan Emrah'tı; "Abi, Tuncay'ın (Yılmaz) evini basmışlar!" diyordu. Hemen toparlanıp çıktım, vardığımda Tuncay'ı çoktan götürmüşlerdi. Evde arama devam ediyordu. Gülfer (Akkaya), canı çok sıkkın bir şekilde baskını anlatmaya başlamıştı bile.
Arama bitince evi toparlamadan, Vatan'a gittik. Emniyet sorgusu, savcılık sorgusu, nöbetçi mahkeme derken, gözaltına alınan arkadaşlar tutuklanmıştı. 15 aydır tutuklular, yatıyorlar Tekirdağ mahpusunda ve hala Devrimci Karargâh davası sanığı olmakla suçlanıyorlar, şimdiye kadar sadece iki kez hâkim karşısına çıktılar. Salı günleri görüş günü, 15 yıllık sevgilisi Gülfer ve birkaç arkadaş yola düşüyoruz görüşe gitmek üzere. Gülfer de devletin gözünde arkadaş, nikâh yok ya ondan...
Toplam bir saatimiz var, ne anlatabilirsek, ne paylaşabilirsek sığdırıyoruz bir saate. Dönüşümlü üç günlük açlık grevinden yeni çıkmışlar, mideler bozuk ama moraller iyi, içimizde ne varsa alıp, verip çıkıyoruz.
Onların hasretle beklediği bu bir haftalık nöbet sona eriyor, gardiyanın "Süre doldu" cümlesiyle...
Başka bir tutsak yakını dayanışmayla bizi İstanbul'a doğru yola çıkarıyor.  Onlar, metrekaresi belirlenmiş dar koğuşlarına, biz ise sınırları uçsuz bucaksız koğuşumuza geri dönüyoruz, kim özgür, kim tutsak onu bile bilmeden... Bizim görüşe girdiğimiz saatlerde, iki yıldan fazla süredir tutuklu bulunan öğrencilerden Ali Deniz Kılıç ve Baran Nayır, hâkim karşısına çıkmayı bekliyor, aklımızın bir yeri Beşiktaş Adliyesi'nde. Bir umut, tahliye edilirler mi?
Kulağımıza babalarının "Bizim oğlana 20 yıl okul okutamadık, iki yılda içerde dünyaları okudu" lafı çalınıyor, yarım akıllı bir halde seviniyoruz. Sevincimiz kursağımızda kalıyor ama: "Tutukluluklarının devamına, duruşmanın 3 Nisan'da görülmesine", mahkemenin düşünme payı, hayatımızdan çalınan 105 güne tekabül ediyor...
Bir gözümüz de, Çağlayan Adliyesi'nde, Kocaeli Üniversitesi öğrencisi 15 öğrencinin davasında. İstanbul'a varıyoruz, dava hala başlamamış, saat 10.30'da başlaması gereken duruşma saat 15.30'da başlıyor, arkadaşlar izlemekteler, arada haber alıyoruz. Dava saatlerce sürüyor...
Ben, bu satırları Çağlayan'da beklerken, Deniz'in ve Benan'ın 15. Saatinde yazıyorum... Mahkemenin önü kalabalık, umudumuz gibi...
Dönüş yolunda bir kara haber daha alıyoruz, Kürt Özgürlük Hareketi'ne yakın olan basın emekçilerine ve Sosyalist basın emekçilerine sabahın erken saatlerinde bir kış operasyonu yapılmış. Hemen isimlere bakıyoruz tanıdık var mı? Olmaz mı hiç? Evrim, Zeynep, Çağdaş, Arzu, Güneş, Yüksel... Yüreğin, aklın bir yanı hemen onlara akıyor.
Hükümlü de olsa, tutuklu da olsa, gözaltında da olsa onlar bizim arkadaşımız, sırdaşımız, yoldaşımız. Biz, onlarla cezaevinde birlikte yatmasını da biliriz, cezaevi kapısında da, mahkeme kapısında da, dayanışma göstermesini de biliriz. Basın emekçilerinin olmadığı yerde, onların yerine gazete satmasını da, haber yapmasını da biliriz. Yokluklarını hissettirmeyeceğiz ve onları oradan alana kadar haberleri biz yapacağız, gözleri arkalarında kalmasın... Bayrağı yükseltmek gerek, yukarı...
Onları alanlara da bir sormak gerek! Öğrenemediniz mi? Mücadele etmek ve direnmek bizim için yaşamın öbür adı. "Vazgeçin" demenizin bizim bir manası yok. Biz sizin dayattığınız yaşama razı olmadığımız için, kardeşçe ve özgür bir yaşam istediğimiz için, yoksulun ezilenin yanında olduğumuz için sizinle aynı safta değiliz. Bedeli ne olursa olsun... Bedeli ölçmek sizden, ödemesi bizden! Unutmayın ama karşılığı ağır olacak...
Uzaklardan bir dost selam veriyor hepimize, Metin Altıok: "Durmadan avuçlarım terliyor / İnildiyor ardımdan / Girdiğim çıktığım kapılar. / Trenim gecikmeli, yüreğim bungun / Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar. Ne zaman bir dosta gitsem, Evde yoklar.
Biz ise selamlaşıyoruz bir daha. Zeynep'in, Evrim'in ve Çağdaş'ın sallanan başparmaklarının üç boğumunda...
Her şey yeniden başlıyor...
Ahmet Saymadi / 21 Aralık 2011 Çarşamba

19 Aralık 2011 Pazartesi

TUTUKLU ÖĞRENCİLERE ÖZGÜRLÜK

TUTUKLU ÖĞRENCİLERE ÖZGÜRLÜK

Bugün 19 Aralık! Yazıya başlamadan, 19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerinde "Hayata Dönüş" operasyonunda katledilen tüm devrimci tutsakları saygıyla yâd etmek istiyorum.
Türkiye, 2008 yılında başlayan Ergenekon, 2009 yılında başlayan KCK ve 2010 yılında başlayan Devrimci Karargâh davaları ile tutuklu yargılanma meselesi ile daha yakından tanıştı.Türkiye'deki 384 Cezaevinde 124 bini aşkın insan tutuklu yargılanıyor. Tutuklu yargılanan insanların 4443'ü terör suçları kapsamında değerlendiriliyor ve bu kapsamda değerlendirilen insanların çoğu;  düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü hakkını kullandıkları için tutuklu bulunuyor. Sadece KCK davasından bile 3558 insan tutuklu.
Doksanlı yıllara dönme korkusu yaşayan Türkiye, tutuklu yargılanma konusunda doksanları aşmış durumda. Doksanlı yılların en şiddetli dönemi olarak bilinen 1991-1994 yılları arasındaki dört yıllık dönemde bile tutuklu sayısı 132.069'muş.Verilen istatistiklerde, tutuklu sayısının son yıllarda giderek arttığı gözleniyor. Hâsılı, "ileri demokrasi" ile tutuklu sayısı da ilerlemiş görünüyor! Sadece, geçtiğimiz Kasım ayında bile 757 kişi tutuklanmış. Durumun vahametini varın siz hesaplayın. İstatistikler ile ilgili ayrıntıları Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nün sitesinden edinmek mümkün.
Tutuklanan insanlar arasında bir kategori oldukça dikkat çekiyor: öğrenciler! Tutuklu öğrencilerin sayısı ile ilgili olarak net bir rakam bulunmasa da; Çağdaş Hukukçular Derneği'nin ve CHP milletvekili Hüseyin Aygün'ün raporuna göre tutuklu öğrenci sayısı 500 civarında. Her iki raporda da tam olarak sayı verilemese de, rakamların gerçeklik payı büyük. Tutuklanan birçok öğrencinin, devamsızlık sebebiyle, Yüksek Öğretim Kurulu disiplin yönetmeliğine göre kaydının silindiğini düşünürsek sayının görünenden çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.
Birde "Doldur boşalt" mantığı ile işleyen tutuklama sürecinde üç öğrenci serbest kalırken beş öğrenci tutuklanıyor. Ankara'da Hopa davasında tahliyelerin yaşandığı saatlerde İstanbul Beşiktaş Adliyesi'nde; Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Şeyma Özcan, İstanbul Üniversitesi öğrencisi Deniz Küçükbumin, Bilgi Üniversitesi öğrencisi Benay Can tutuklanmaktaydı. Cihan Kırmızıgül'ün bir duruşmasına girerken bir polis memuru; "Sizleri salona peyder pey alacağız" deyince, biz de; "Adalette perdey pey işliyor!" demiştik, yanılmışız!
Öğrencilere yönelik tutuklamalar özellikle sınav dönemlerinde ve kayıt yenileme dönemlerinde yapılıyor. Böylelikle öğrencilerin eğitim hayatlarının sekteye uğraması, sona ermesi planlanıyor. Kaydı silinmeyen öğrencilerin tutukluluk dönemlerinde sınavlara girmek istemesi halinde ise; cezaevi ile okul arasındaki ring aracının ulaşım gideri ve memur harcırahı gibi masrafları öğrencinin karşılaması bekleniyor, bu rakam her bir sınav için ortalama 1000 TL'yi buluyor. Öğrencilerin, sınava götürüldükleri yerde kalmaları gerekiyorsa, en yakındaki Cezaevinde adli suçlularla aynı yerde veya hücre de tutuluyorlar. Sınava girmek istemek, hücre cezası istemekle aynı şey!
Bir grup gönüllü insanın oluşturduğu Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi, tutuklu öğrencilerin; eğitim haklarının gasp edilmesinin engellenmesi, yargılama süreçlerine destek olunması, mahkemelerde yalnız olmadıklarının gösterilmesi ve öğrencilerin tutukluluk hallerine kamuoyunun dikkatini çekmek için bir süredir çalışma yürütüyor.
Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi, Ankara'da ODTÜ öğrencisi Hüseyin Edemir'in tutuklanmasından sonra "Hüseyin'e özgürlük" kampanyasını başlatanlardan ve Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül'ün tutuklanmasından sonra bir araya gelen insanlardan oluşuyor. ODTÜ öğrencisi Hüseyin Edemir, artık aramızda, okuluna döndü, onu aylarca sabırsızlıkla ve metanetle bekleyen Sevgi ile evlendi ve diğer arkadaşlarının özgür kalması için çalışıyor. Cihan ise hala uzaklarda...
Cihan Kırmızıgül ve Hüseyin Edemir için bir araya gelen insanlar kampanyanın sadece Cihan için yapılmasının doğru olmadığını tüm tutuklu öğrencileri kapsayacak bir kampanyaya dönüşmesini istediği için başkaca davalarla da ilgilenme kararı aldı.İnisiyatif çok kısa zaman önce oluşmasına rağmen Cihan Kırmızıgül'ün davası ile ilgili yaptığı çalışmalarla kamuoyu tarafından çokça görünür, bilinir oldu. Bu durum birçok insan Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi'ne karşı beklenti içerisine girmesine de sebep oldu.
Bunlardan birisi de, geçtiğimiz Cuma günü Bianet'te yayınlanan bir yazısında konuya değinen Füsun Erdoğan'dı. 2006 yılında alındığı Gaye operasyonu ile tutuklanan Özgür Radyo Genel yayın koordinatörü Füsun Erdoğan'ın ilgisine, eleştirisine mazhar olmak sevindirici.
Füsun Erdoğan yazısında şöyle diyor: "Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi öğrencilerin duruşmalarına katılıyor. Duruşma öncesinde birçok kitle örgütü, sendika, meslek odası, siyasi parti ve platformun katılımıyla adalet istiyorlar. Fakat bugüne kadar Kocaeli'nde tutuklanan 15 Kürt öğrencinin durumunu da, duruşmalarını da hatırlayan olmadı."
Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi, az sayıda gönüllü insanın bir araya geldiği bir oluşum ve henüz çok yeni. Buna rağmen tutuklu öğrencilerin tamamına ilişkin bir şeyler söylemeye ve yapmaya çalışıyor. Basın açıklamalarında da böyle bir dil kurarken, anadilde savunma hakkının da arkasında duruyor. Ancak çok sayıda tutuklu öğrenci var! Sadece Kocaeli Üniversitesi'ndeki değil, birçok üniversitedeki tutuklu öğrencilerden yeni yeni haberdar oluyoruz ve iddianamelerine ulaşmaya çalışıyoruz.
İddianamelerin birçoğu aynı aslında, hepsinde yasal eylemlere katılmak ve daha başka demokratik hakları kullanmak suç olarak gösterilmiş. Fakat durum böyle olsa da, dava dosyalarını incelemek, kamuoyuna davalar ile ilgili doğru bilgi vermek çok önemli. Küçük bir topluluk olduğumuz için, her dosya ile ilgili kampanya örgütleyemiyoruz, temsili de olsa davalara katılmaya, izlemeye, bilgileri kamuoyuna aktarmaya çalışıyoruz. Bütün bu çabamıza rağmen yine de birçok dava bilgimiz dışında sürüyor.
Füsun Erdoğan'ın bahsettiği Kocaeli Üniversitesi öğrencisi arkadaşların dava dosyasına ulaşmaya çalışmıştık ancak davaya bakan avukatlarda geçen ay tutuklandı. Davaya bakmaya başlayan yeni avukatlara geç de olsa ulaşıldı ve dosya talep edildi. Avukatlar, Salı günü dosyayı bize verebileceklerini belirttiler.
Bu yazıyı yazmamın sebebi savunma yapmak değil; bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek ve Füsun Erdoğan gibi değerli bir basın emekçisi tarafından yanlış anlaşılmak istenmemek.
20 Aralık Salı günü davayı izlemek ve dava dosyasını almak için Çağlayan Adliyesi'nde olacağız ve umarız, dava dosyasını incelememize gerek kalmaz...
Kandıra'ya kucak dolusu selam, sevgi... 

Ahmet Saymadi / 19 Aralık 2011 Pazartesi

14 Aralık 2011 Çarşamba

SITARBAKS'IN ZAPTURAPTI!


STARBAKS’IN ZAPTURAPTI
Boğaziçi Üniversitesi'nde açılmak üzere olan Starbucks, bir hafta kadar önce Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi bir grup tarafından işgal edildi. Starbucks artık zapt edilmiş olduğuna göre kendisine "Sıtarbaks" diyebiliriz! İşgal, Kelimesi genelde gücü olanın gücü olmayana baskı yoluyla tahakkümünü hatırlatmasına rağmen; Devrimciler açısından bir mücadele aracı olarak kullanılıyor ve "meydan okuma/kamulaştırma/halk yararına müsadere etme" gibi anlamlar yükleniyor. Bu sebeple, Boğaziçili öğrencilerin Sıtarbask'ı işgal edişini heyecanla karşılayanlardanım.
İşgalin üçüncü gününde ziyaretlerine gittim. Ora vardığımız sırada Hopa davasından yargılanan öğrencilere destek için video kaydediyorlardı. Zaten çok interaktif bir yer mütemadiyen video çekip internete yüklüyorlar. Hâsılı Sıtarbaks'ın güvenlik kameraları dışında tüm kameralar kayıtta. Öğrenciler sürekli bir tartışma/değerlendirme halindeler. Yiyecek ve içecek sorununu imece usulü çözmüşler. Yeme, içme işlerine mahalle esnafının da desteği tam. Öğrenciler aynı zamanda geceleri de Sıtarbaks'ta kalıyor.
Buradaki işgal daha önceleri tanık olduğumuz işgaller gibi değil, ortada bir güvenlik görevlisi, emniyet görevlisi, kuşatma ya da şiddet içeren bir durum yok. Ancak bu durumu rahatsız edici bir durum olarak algılamamak gerek. İşgal bizim anladığımız anlamda her zaman çok radikal bir eylem olmayabilir. Her dönem ve her çevre, kendi gerçekliği ve dinamiği üzerinden bir kavramı yeniden anlamlandırabilir. Esas olarak, işgal edilen yeri işlevsizleştirmek, işgal edilen yeri teşhir etmek, işgal üzerinden başka bir konuyu görünür kılmak, işgalin meseline dikkat çekmek gibi amaçları olabilir. Esas olan eylemin kendisi ve etkisidir.
İşgale katılan öğrenciler Türkiye sol hareketinde,  bazı hareketlerin tartışmaktan bile çekindiği veya imtina ettiği; Kürt halkının verdiği özgürlük mücadelesi, Ermeni soykırımı, cumhuriyetin kuruluş dinamikleri, mübadele, LGBTT bireylerin hakları, vicdani ret gibi konularla ilgili atölye çalışmaları yapıyorlar ve daha başka birçok meseleyi sürekli tartışıyorlar. İşgalde iradeyi belirleyen bir örgüt ya da örgütlerden oluşan bir komite yok. Lidersiz, doğrudan demokrasinin işlediği, kararların kolektif alındığı, iradesini "toplumsal iletişim alanından" (Negri-Hardt / Çokluk) alan bir hareket var.
Boğaziçi'nde işgale katılmayan, uzaktan bakan, eleştiren ve başarısızlığa uğramasını bekleyenler ya da "Ben böyle olacağını biliyordum, ben demiştim" diyenler vardır. Sıtarbaks eyleminin olumlu bir yere evirilmesi veya eleştirileri boşa çıkarması için işgalci öğrencilerin bazı meseleleri sorgulaması gerek. Bu sebeple işgalin olumlu bir sonuçla nihayetlenmesini isteyenlerden biri olarak ben de birkaç eleştiride bulunmayı gerekli buluyorum.
İşgali gerçekleştiren grup, üniversitedeki çeşitli öğrenci kulüplerinde çalışma yürüten öğrencilerden ve bağımsız öğrencilerden oluşuyor.  Öğrenci kulübü örgütlenmesi önceleri çeşitli sol örgütlerin örgütlenme araçlarından birisiydi. Ancak, öğrenci kulüpleri, zaman içerisinde örgütlerden bağımsız bir mecra olmaya başladılar. Bu kulüpler üniversitelerde alternatif kültür sanat çalışmaları yapmakla beraber, politik meselelerde de inisiyatif alıyorlar. Kulüplerde çalışma yürüten öğrenciler, örgütlere katılmayı pek tercih etmiyor. Siyasetle pratik ilişkileri genellikle öğrencilik yıllarıyla sınırlı kalıyor.  Kulüp üyeliğine esas olan öğrencilik statüsü sona erince mücadelenin dışında kalıyorlar ve giderek apolitikleşiyorlar. Buradan öğrencilerin kendilerini yeniden örgütleyeceği bir form çıkması elzem görünüyor. Bu en azından bir öğrenci meclisi olarak tezahür edebilir.
Politik eylemden, hobici aktivizme; Sıtarbaks işgali, eylemin saiklerinin meşruluğu, taleplerin haklılığı ile kapsama alanını arttırıyor ve geniş bir kesim tarafından eylemin sahiplenilmesini beraberinde getiriyor. İlginin ve genişlemenin eylemin süresi kadar olacağı, eylemin başarıyla/başarısızlıkla nihayete ermesinden sonra, oluşan yoğunluğun ortadan kalkması halinde, eylem sadece herkesin hasretle yâd edeceği bir anı olabilir. Örgütsel bir formdan uzak, şiddet içermeyen bu şenlikli muhalefet; "Mücadele etmek üzere kolay ve hafif yordamlar ararken politik içerikleri hiç önemsenmeyen 'sosyal faaliyete' indirgeyen bir hobici aktivizm tarzının ortaya çıkmasını doğal kılar" (Tanıl Bora/Sol, Sinizim ve Pragmatizm) önermesini haklı çıkarabilir. Normal hayatını çok fazla bozmak istemeyen, militanlıktan uzak orta sınıf muhalefetin, performans ile eylemi bir arada götürmeye çalıştığı bu politika üretme biçimi hüsranla sonuçlanabilir. İşgal eylemine karşı Sıtarbaks, çok taktik hamleler yapıyor. 


İlk gün pek olumsuz bir tavır takınan Sıtarbaks, sonrasında durumun öğrencilerle rektörlük arasında bir durum olduğunu ve alınacak karara uyacağını belirtti. Ardından ürünleri ücretsiz dağıtmaya başladı. Şimdi ise yine ücretli satışa geçti ve 07.00-22.00 olan çalışma saatlerini değiştirerek 24 saat hizmet vermeye başladı. Sıtarbaks, işgali kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışırken ve rektörlük "Üniversiteye polis sokmayan" demokrat rolünü oynuyor ve öğrencilerin tutumunda bir değişiklik olmuyor. Sıtarbaks, yeni açmakta olduğu bir şubesinin üç ay kapalı kalmasını umursamayacak kadar büyük sermayesine, rektörlük ise yoğun eğitim programı ve sınavlar karşısında öğrencilerin işgalden yılgınlıkla çıkmasını bekliyor.
İşgalin sekizinci gününde tekrar ziyaret ettiğim işgalci öğrenciler, tartışmayı daha radikal bir zemine çekmeyi başarmıştı. Bir an önce Sıtarbasks'ın ve rektörlüğün karşı hamlelerini boşa çıkaracak bir yol arayışına, işgal eylemini olumlu sonuçlanacak bir noktaya ilerletmeye, üniversitede yeni bir örgütlenme formunu yaratmaya dair tartışmaları ilerletmişlerdi. Boğaziçi Üniversitesi'nin bu momentumu kaçırma lüksü olmadığının farkındalardı. Başarmaları halinde mücadelenin yaygınlaşma potansiyeli ve direnişin diğer üniversitelere aktarılabileceği bir deneyim olduğu konuşuluyordu.
Ulusalcılıktan ve AKP'nin hegemonya alanı altında siyaset üreten liberallerden uzak bir zemindeki işgalci öğrencilerin gerçekleştirdiği bu eylemin başarısı, öğrenci hareketine yeni bir ivme kazandıracak,  öğrenci hareketindeki dinamik/devrimci kolektif öznenin kendini yeniden kurmasının köşe taşlarından birisi olacak potansiyele sahip.
Memleketteki tüm olumsuz havaya rağmen özel mülkiyete ait bir alanı işlevsizleştirecek bir eylemi bize armağan eden işgalcileri bir yandan eleştirirken, diğer yandan; aceleci davranmadan, çok büyük sorumluluklar altında bırakmadan selamlamak, yolları açık olsun demeyi unutmamak gerek. Belki de alıştığımız örgütsel formlar ve pratikler, bu deneyimler sonucunda değişecek. Olanları yakından izlemek ve zorlu da olsa yeni tartışmalara açık olmak gerek; "Bilime giden düz bir yol bulunmuyor ve yalnızca onun dik patikalarını çıkmaktan çekinmeyenler, aydınlık doruklarına ulaşma şansına sahiptir" (Karl Marx /Kapital) 




Ahmet Saymadi / 15 Aralık 2011 Perşembe 




7 Aralık 2011 Çarşamba

SITARBAKS İŞGALİYLE İLGİLİ KÜÇÜK BİR NOT

SITARBAKS İŞGALİYLE İLGİLİ KÜÇÜK BİR NOT

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, okulun kantinlerinden birisinin kapatılması, kapatılan kantinin yerinin de rektörlük tarafından Starbucks’a kiralanması üzerine harekete geçip, starbucks’ı işgal etmiş. İşgalden kast etikleri ise; Starbucks’un, kantin gibi kullanılması. Su ısıtıcılarıyla çay-kahve yapıp bedava dağıtıyorlar, etüt salonu olarak kullanıyorlar, forumlar yapıyorlar, bazı derslerin orada işlenmesi sağlıyorlar ve öğrenci hakları konulu toplantıları da orada yapıyorlar. Aslında yaptıkları Starbucks’a ayrılan okul içindeki alanın, aslına uygun bir şekilde kullanılmasından başka bir şey değil. Öğrenciler işgal süresince zamanlarının çoğunu orada geçiriyorlar, geceyi de orada geçirmişler.

İşgal esnasında Taksim’de yapılan  “Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma” eylemine katılamadıkları için eyleme destek mesajı yollamışlar ve işgal alanında bir video çekip, işgal ile ilgili haberleri yayınladıkları blog sayfasında da yayınlamışlar. En azından eylem saatinde panel yapmamışılar! Ne diyelim, işgal eden elleri dert görmesin!  İşgal ile ilgili tüm gelişmeleri ilgili sayfadan takip edebilirmişiz. (http://starbuckssenligi.blogspot.com/)

İşgalin ardından rektör yardımcısı öğrencilerle görüşmeye gelmiş, aralarından temsilci seçilmesi halinde rektörle görüşülebileceğini de belirtmiş. Ancak öğrenciler, temsili demokrasiye karşı olduklarını, rektörün görüşmek istiyorsa işgal alanına gelmesi gerektiğini söylemişler. Rektör yardımcısının dilekçe yazın önerisine "Dilekçeye ne gerek, bize işgal gerek" diye cevaplamışlar...

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin eylemleri kayda değerdir; 1992’de Zoguldak’taki grizu patlamasında ölen madenciler için rektörlüğü işgal etmişlerdi. Özel harekât tarafından bastırılan işgalin ardından öğrencilerin okulla ilişiği kesilmiş ve yargılandıkları davada ceza almışlardı. Yine yanı başlarında, Küçük armutlu semtindeki, ölüm orucu yapılan evi düzenli ziyaret etmişler, kampüsle sokak arasındaki bağı sıkı tutmaya çalışmışlardı. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun seçim çalışmalarında büyük başarı sağlayan ve destek veren Boğaziçili öğrenciler; Van depreminin ardından da büyük bir yardım kampanyası yapmayı başarmıştı.

Devletin, öğrencileri özel olarak apolitikleştirmeye çalıştığı, holdinglere kapıları sonuna kadar açtığı, kariyer günleriyle öğrencileri pazarladığı bir üniversitede; ki bu üniversiteye ülkede çok iyi eğitim veren bazı kolejlerden gelen çok fazla zengin/apolitik öğrenci olduğunu da hesaba katarsak, öğrencilerin yaptığı işgal eyleminin önemi daha fazla anlaşılabilir.  Ayrıca bugünün Boğaziçili öğrencileri, geçmişteki devrimci gelenekle bağ kuracak önemli bir eylemin de taşıyıcısı olabilir.

Bu kantin işgaline çok büyük anlamlar yükleyip, eleştirmek ise çok anlamsız! Türkiye sol hareketine mensup öğrencilerin yemekhanelerdeki yemek zamları sebebiyle yaptıkları yemekhane boykotları da aynı minvalde değerlendirilebilecek eylemlerdir ve mücadeleye katkısı büyük olmuştur.  Bu eylem, Starbucks gibi şirketlerin üniversitelere girme planlarını da alt üst etmiş olabilir! Starbucks'a allah başka keder vermesin! Bununla birlikte,  bu tarz eylemlilikler/etkinlikler üniversitelerde çok başka bir dinamiğin ortaya çıkmasını sağlayabilir.  Ya da,  “tek bir kıvılcım, bir bozkırı tutuşturabilir” de diyebiliriz. 

Ben blogda görüp beğendiğim en güzel fotoğrafı da ekleyip aranızdan ayrılıyorum, fırsat bulursam, 1 kg çay ile 2 paket şeker alıp ziyarete/desteğe gideceğim işgalcileri... 


Ahmet Saymadi / 07 Aralık 2011 Çarşamba