1 Ocak 2012 Pazar

ACIYI RESMİ TARİHE GÖMMEK NE MÜMKÜN!

ACIYI RESMİ TARİHE GÖMMEK NE MÜMKÜN!

Geçtiğimiz hafta Fransız parlamentosunda kabul edilen "Ermeni Soykırımını İnkar Edenlere Ceza Verilmesini Öngören Yasa"yı, Türkiye kamuoyu, Ermeni Soykırımı'nın kabul edilişi gibi algılasa da durum öyle değildi. Ermeni soykırımını 2001 yılında tanıyan Fransız parlamentosu, 22 Aralık 2011 tarihinde ise Fransa'da kabul edilen soykırımların reddi halinde, reddedenlere ceza verilmesine ilişkin yasayı kabul etti.
Soykırımı kabul eden tek ülke Fransa değil. Ermeni soykırımından kurtulmayı başaranlar ve Türkiye'den sonraları göç eden/ettirilen Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı ülkeler olan Kanada, Almanya ve İsviçre de Ermeni soykırımını tanıyan ülkeler arasında.
Bu ülkelerin soykırımı tanımalarında kendi ülkelerinde yaşayan Ermenilerin payı nedir? Soykırımın kabulü siyasi malzeme yapılmış mıdır? Yasa oylamalarına kaç parlamenter katılmıştır? O ülkeler,  nerelerde katliam yapmıştır? Bu soruların hiçbir anlamı yok. Bütün bunlar bizi, Ermeni halkı ile ve onlara yaşattıklarımızla yüzleşmekten uzaklaştıran tartışmalar.
Tarihi birbirinden kanlı, acı olaylarla dolu olan Türkiye Cumhuriyetinin, en karanlık noktalarından biri Ermeni soykırımı. Fransız parlamentosunun yasayı kabulü ile soykırım, televizyon programlarıyla, gazete haberleriyle, soykırıma dair fotoğraf albümleriyle gündemimizde önemli bir yer teşkil etmeye başladı. Bu konuda yayınlanan açık oturumlar kendi içinde bazı sorunlar barındırıyor.
Açık oturumlara farklı görüşlerden insanlar ve Ermeni halkından temsilciler davet ediliyor. Program katılımcıları genel itibariyle soykırımın yapılmadığını, aslında Türklere soykırım yapıldığını, atalarına hakaret edildiğini ve Fransa'ya yaptırım uygulanmasını savunuyor.
Atalarının yaptığı katliamlardan utananlar utanç duyuyorlarsa şayet özür dileyerek ve tarihle yüzleşerek bundan kurtulabilirler. Atalarının onuruna düşkün olanlara, pek düşkün oldukları atalarının bu onurunu biraz da Ağırnaslı Ermeni Armen'e yani Mimar Sinan'a borçlu olduklarını hatırlatmak gerek...
Programa katılan Ermeniler'de soykırıma uğradıklarını, yaşadıkları acının tarif edilemez olduğunu, soykırımın yanı sıra yaşananların insanlık dışı olduğunu, kadınlara tecavüz edildiğini, insanların işkenceye uğradığını, mal varlıklarının yasal/yasadışı yollarla gasp edildiğini anlatmak zorunda kalıyor.
Çok söze gerek yok aslında, 1915'te yaşananlara dair resmi belgeler ve yaşayanların yazdıkları hatıratlar meseleyi tam anlamıyla ortaya koyuyor.
Yaşanılan acının kendisini taşımak bile çok zorken, Ermenilerden bunu hatırlamaları isteniyor. Hatta hatırlamalarından ziyade, acılarını resmi tarihin içine gömüp unutmaları isteniyor. Ermenilere yaşadıklarını unutmaları, üzülmemeleri, tarihlerini yok saymaları öğütleniyor.
Türkiye dışında yaşayan Ermeniler ile aralarına mesafe koymaları, göç eden akrabalarına, hemşerilerine, komşularına düşman gözüyle bakmaları talep ediliyor. Anlayacağınız kadim hastalık devam ediyor: Ermeni'ye nasıl Ermeni olacağını öğretmeye devam...
Acısını, başına gelen felaketi anlatmak zorunda kalan ve Türkiye'de yaşadığı için hep dengeli konuşmak zorunda kalan Ermeniler, yaşadıklarının verdiği metanet, olgunluk ve sabırla söylenen her şeyi büyük bir olgunlukla karşılıyorlar ve meramlarını anlatmaya çalışıyorlar.
Bir halka acılarını sürekli hatırlatarak, sürekli bir travma içinde yaşamalarına sebep oluyoruz. Acıyı hatırlamalarını isterken bir yandan da, unutmalarını hiç bir şey olmamış gibi yaşamlarına devam etmelerini istiyoruz.
Onlardan bir imkânsızı başarmalarını istiyoruz. Bu imkânsızlığı Hrant Dink davasının görüldüğü adliye koridorlarında, Ermeni olduğu için taksici tarafından dövülen kadında, işyerinde gerçek adını söyleyemeyip Türkçe isim kullanan Ermenilerin yaşamlarında bulabilirsiniz.
Siz bu satırları okurken, bu topraklarda katledilen bir Ermeni'nin beş yıldır süren davasının 23. Duruşması görülüyor olacak, acılarını onlara bir kez daha hatırlatacağız, hoyratça! Acıya ortak olmakla, acıyı yaşamak arasında büyük bir açı farkı var.



Ahmet Saymadi / 26 Aralık 2011 Pazartesi

DOSTLAR EVDE YOKLAR

DOSTLAR EVDE YOKLAR

Bir salı sabahıydı, aylardan Eylül'dü, günlerden 21, sene geçen sene. Telefon çaldı, arayan Emrah'tı; "Abi, Tuncay'ın (Yılmaz) evini basmışlar!" diyordu. Hemen toparlanıp çıktım, vardığımda Tuncay'ı çoktan götürmüşlerdi. Evde arama devam ediyordu. Gülfer (Akkaya), canı çok sıkkın bir şekilde baskını anlatmaya başlamıştı bile.
Arama bitince evi toparlamadan, Vatan'a gittik. Emniyet sorgusu, savcılık sorgusu, nöbetçi mahkeme derken, gözaltına alınan arkadaşlar tutuklanmıştı. 15 aydır tutuklular, yatıyorlar Tekirdağ mahpusunda ve hala Devrimci Karargâh davası sanığı olmakla suçlanıyorlar, şimdiye kadar sadece iki kez hâkim karşısına çıktılar. Salı günleri görüş günü, 15 yıllık sevgilisi Gülfer ve birkaç arkadaş yola düşüyoruz görüşe gitmek üzere. Gülfer de devletin gözünde arkadaş, nikâh yok ya ondan...
Toplam bir saatimiz var, ne anlatabilirsek, ne paylaşabilirsek sığdırıyoruz bir saate. Dönüşümlü üç günlük açlık grevinden yeni çıkmışlar, mideler bozuk ama moraller iyi, içimizde ne varsa alıp, verip çıkıyoruz.
Onların hasretle beklediği bu bir haftalık nöbet sona eriyor, gardiyanın "Süre doldu" cümlesiyle...
Başka bir tutsak yakını dayanışmayla bizi İstanbul'a doğru yola çıkarıyor.  Onlar, metrekaresi belirlenmiş dar koğuşlarına, biz ise sınırları uçsuz bucaksız koğuşumuza geri dönüyoruz, kim özgür, kim tutsak onu bile bilmeden... Bizim görüşe girdiğimiz saatlerde, iki yıldan fazla süredir tutuklu bulunan öğrencilerden Ali Deniz Kılıç ve Baran Nayır, hâkim karşısına çıkmayı bekliyor, aklımızın bir yeri Beşiktaş Adliyesi'nde. Bir umut, tahliye edilirler mi?
Kulağımıza babalarının "Bizim oğlana 20 yıl okul okutamadık, iki yılda içerde dünyaları okudu" lafı çalınıyor, yarım akıllı bir halde seviniyoruz. Sevincimiz kursağımızda kalıyor ama: "Tutukluluklarının devamına, duruşmanın 3 Nisan'da görülmesine", mahkemenin düşünme payı, hayatımızdan çalınan 105 güne tekabül ediyor...
Bir gözümüz de, Çağlayan Adliyesi'nde, Kocaeli Üniversitesi öğrencisi 15 öğrencinin davasında. İstanbul'a varıyoruz, dava hala başlamamış, saat 10.30'da başlaması gereken duruşma saat 15.30'da başlıyor, arkadaşlar izlemekteler, arada haber alıyoruz. Dava saatlerce sürüyor...
Ben, bu satırları Çağlayan'da beklerken, Deniz'in ve Benan'ın 15. Saatinde yazıyorum... Mahkemenin önü kalabalık, umudumuz gibi...
Dönüş yolunda bir kara haber daha alıyoruz, Kürt Özgürlük Hareketi'ne yakın olan basın emekçilerine ve Sosyalist basın emekçilerine sabahın erken saatlerinde bir kış operasyonu yapılmış. Hemen isimlere bakıyoruz tanıdık var mı? Olmaz mı hiç? Evrim, Zeynep, Çağdaş, Arzu, Güneş, Yüksel... Yüreğin, aklın bir yanı hemen onlara akıyor.
Hükümlü de olsa, tutuklu da olsa, gözaltında da olsa onlar bizim arkadaşımız, sırdaşımız, yoldaşımız. Biz, onlarla cezaevinde birlikte yatmasını da biliriz, cezaevi kapısında da, mahkeme kapısında da, dayanışma göstermesini de biliriz. Basın emekçilerinin olmadığı yerde, onların yerine gazete satmasını da, haber yapmasını da biliriz. Yokluklarını hissettirmeyeceğiz ve onları oradan alana kadar haberleri biz yapacağız, gözleri arkalarında kalmasın... Bayrağı yükseltmek gerek, yukarı...
Onları alanlara da bir sormak gerek! Öğrenemediniz mi? Mücadele etmek ve direnmek bizim için yaşamın öbür adı. "Vazgeçin" demenizin bizim bir manası yok. Biz sizin dayattığınız yaşama razı olmadığımız için, kardeşçe ve özgür bir yaşam istediğimiz için, yoksulun ezilenin yanında olduğumuz için sizinle aynı safta değiliz. Bedeli ne olursa olsun... Bedeli ölçmek sizden, ödemesi bizden! Unutmayın ama karşılığı ağır olacak...
Uzaklardan bir dost selam veriyor hepimize, Metin Altıok: "Durmadan avuçlarım terliyor / İnildiyor ardımdan / Girdiğim çıktığım kapılar. / Trenim gecikmeli, yüreğim bungun / Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar. Ne zaman bir dosta gitsem, Evde yoklar.
Biz ise selamlaşıyoruz bir daha. Zeynep'in, Evrim'in ve Çağdaş'ın sallanan başparmaklarının üç boğumunda...
Her şey yeniden başlıyor...
Ahmet Saymadi / 21 Aralık 2011 Çarşamba

19 Aralık 2011 Pazartesi

TUTUKLU ÖĞRENCİLERE ÖZGÜRLÜK

TUTUKLU ÖĞRENCİLERE ÖZGÜRLÜK

Bugün 19 Aralık! Yazıya başlamadan, 19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerinde "Hayata Dönüş" operasyonunda katledilen tüm devrimci tutsakları saygıyla yâd etmek istiyorum.
Türkiye, 2008 yılında başlayan Ergenekon, 2009 yılında başlayan KCK ve 2010 yılında başlayan Devrimci Karargâh davaları ile tutuklu yargılanma meselesi ile daha yakından tanıştı.Türkiye'deki 384 Cezaevinde 124 bini aşkın insan tutuklu yargılanıyor. Tutuklu yargılanan insanların 4443'ü terör suçları kapsamında değerlendiriliyor ve bu kapsamda değerlendirilen insanların çoğu;  düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü hakkını kullandıkları için tutuklu bulunuyor. Sadece KCK davasından bile 3558 insan tutuklu.
Doksanlı yıllara dönme korkusu yaşayan Türkiye, tutuklu yargılanma konusunda doksanları aşmış durumda. Doksanlı yılların en şiddetli dönemi olarak bilinen 1991-1994 yılları arasındaki dört yıllık dönemde bile tutuklu sayısı 132.069'muş.Verilen istatistiklerde, tutuklu sayısının son yıllarda giderek arttığı gözleniyor. Hâsılı, "ileri demokrasi" ile tutuklu sayısı da ilerlemiş görünüyor! Sadece, geçtiğimiz Kasım ayında bile 757 kişi tutuklanmış. Durumun vahametini varın siz hesaplayın. İstatistikler ile ilgili ayrıntıları Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nün sitesinden edinmek mümkün.
Tutuklanan insanlar arasında bir kategori oldukça dikkat çekiyor: öğrenciler! Tutuklu öğrencilerin sayısı ile ilgili olarak net bir rakam bulunmasa da; Çağdaş Hukukçular Derneği'nin ve CHP milletvekili Hüseyin Aygün'ün raporuna göre tutuklu öğrenci sayısı 500 civarında. Her iki raporda da tam olarak sayı verilemese de, rakamların gerçeklik payı büyük. Tutuklanan birçok öğrencinin, devamsızlık sebebiyle, Yüksek Öğretim Kurulu disiplin yönetmeliğine göre kaydının silindiğini düşünürsek sayının görünenden çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.
Birde "Doldur boşalt" mantığı ile işleyen tutuklama sürecinde üç öğrenci serbest kalırken beş öğrenci tutuklanıyor. Ankara'da Hopa davasında tahliyelerin yaşandığı saatlerde İstanbul Beşiktaş Adliyesi'nde; Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Şeyma Özcan, İstanbul Üniversitesi öğrencisi Deniz Küçükbumin, Bilgi Üniversitesi öğrencisi Benay Can tutuklanmaktaydı. Cihan Kırmızıgül'ün bir duruşmasına girerken bir polis memuru; "Sizleri salona peyder pey alacağız" deyince, biz de; "Adalette perdey pey işliyor!" demiştik, yanılmışız!
Öğrencilere yönelik tutuklamalar özellikle sınav dönemlerinde ve kayıt yenileme dönemlerinde yapılıyor. Böylelikle öğrencilerin eğitim hayatlarının sekteye uğraması, sona ermesi planlanıyor. Kaydı silinmeyen öğrencilerin tutukluluk dönemlerinde sınavlara girmek istemesi halinde ise; cezaevi ile okul arasındaki ring aracının ulaşım gideri ve memur harcırahı gibi masrafları öğrencinin karşılaması bekleniyor, bu rakam her bir sınav için ortalama 1000 TL'yi buluyor. Öğrencilerin, sınava götürüldükleri yerde kalmaları gerekiyorsa, en yakındaki Cezaevinde adli suçlularla aynı yerde veya hücre de tutuluyorlar. Sınava girmek istemek, hücre cezası istemekle aynı şey!
Bir grup gönüllü insanın oluşturduğu Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi, tutuklu öğrencilerin; eğitim haklarının gasp edilmesinin engellenmesi, yargılama süreçlerine destek olunması, mahkemelerde yalnız olmadıklarının gösterilmesi ve öğrencilerin tutukluluk hallerine kamuoyunun dikkatini çekmek için bir süredir çalışma yürütüyor.
Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi, Ankara'da ODTÜ öğrencisi Hüseyin Edemir'in tutuklanmasından sonra "Hüseyin'e özgürlük" kampanyasını başlatanlardan ve Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül'ün tutuklanmasından sonra bir araya gelen insanlardan oluşuyor. ODTÜ öğrencisi Hüseyin Edemir, artık aramızda, okuluna döndü, onu aylarca sabırsızlıkla ve metanetle bekleyen Sevgi ile evlendi ve diğer arkadaşlarının özgür kalması için çalışıyor. Cihan ise hala uzaklarda...
Cihan Kırmızıgül ve Hüseyin Edemir için bir araya gelen insanlar kampanyanın sadece Cihan için yapılmasının doğru olmadığını tüm tutuklu öğrencileri kapsayacak bir kampanyaya dönüşmesini istediği için başkaca davalarla da ilgilenme kararı aldı.İnisiyatif çok kısa zaman önce oluşmasına rağmen Cihan Kırmızıgül'ün davası ile ilgili yaptığı çalışmalarla kamuoyu tarafından çokça görünür, bilinir oldu. Bu durum birçok insan Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi'ne karşı beklenti içerisine girmesine de sebep oldu.
Bunlardan birisi de, geçtiğimiz Cuma günü Bianet'te yayınlanan bir yazısında konuya değinen Füsun Erdoğan'dı. 2006 yılında alındığı Gaye operasyonu ile tutuklanan Özgür Radyo Genel yayın koordinatörü Füsun Erdoğan'ın ilgisine, eleştirisine mazhar olmak sevindirici.
Füsun Erdoğan yazısında şöyle diyor: "Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi öğrencilerin duruşmalarına katılıyor. Duruşma öncesinde birçok kitle örgütü, sendika, meslek odası, siyasi parti ve platformun katılımıyla adalet istiyorlar. Fakat bugüne kadar Kocaeli'nde tutuklanan 15 Kürt öğrencinin durumunu da, duruşmalarını da hatırlayan olmadı."
Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi, az sayıda gönüllü insanın bir araya geldiği bir oluşum ve henüz çok yeni. Buna rağmen tutuklu öğrencilerin tamamına ilişkin bir şeyler söylemeye ve yapmaya çalışıyor. Basın açıklamalarında da böyle bir dil kurarken, anadilde savunma hakkının da arkasında duruyor. Ancak çok sayıda tutuklu öğrenci var! Sadece Kocaeli Üniversitesi'ndeki değil, birçok üniversitedeki tutuklu öğrencilerden yeni yeni haberdar oluyoruz ve iddianamelerine ulaşmaya çalışıyoruz.
İddianamelerin birçoğu aynı aslında, hepsinde yasal eylemlere katılmak ve daha başka demokratik hakları kullanmak suç olarak gösterilmiş. Fakat durum böyle olsa da, dava dosyalarını incelemek, kamuoyuna davalar ile ilgili doğru bilgi vermek çok önemli. Küçük bir topluluk olduğumuz için, her dosya ile ilgili kampanya örgütleyemiyoruz, temsili de olsa davalara katılmaya, izlemeye, bilgileri kamuoyuna aktarmaya çalışıyoruz. Bütün bu çabamıza rağmen yine de birçok dava bilgimiz dışında sürüyor.
Füsun Erdoğan'ın bahsettiği Kocaeli Üniversitesi öğrencisi arkadaşların dava dosyasına ulaşmaya çalışmıştık ancak davaya bakan avukatlarda geçen ay tutuklandı. Davaya bakmaya başlayan yeni avukatlara geç de olsa ulaşıldı ve dosya talep edildi. Avukatlar, Salı günü dosyayı bize verebileceklerini belirttiler.
Bu yazıyı yazmamın sebebi savunma yapmak değil; bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek ve Füsun Erdoğan gibi değerli bir basın emekçisi tarafından yanlış anlaşılmak istenmemek.
20 Aralık Salı günü davayı izlemek ve dava dosyasını almak için Çağlayan Adliyesi'nde olacağız ve umarız, dava dosyasını incelememize gerek kalmaz...
Kandıra'ya kucak dolusu selam, sevgi... 

Ahmet Saymadi / 19 Aralık 2011 Pazartesi

14 Aralık 2011 Çarşamba

SITARBAKS'IN ZAPTURAPTI!


STARBAKS’IN ZAPTURAPTI
Boğaziçi Üniversitesi'nde açılmak üzere olan Starbucks, bir hafta kadar önce Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi bir grup tarafından işgal edildi. Starbucks artık zapt edilmiş olduğuna göre kendisine "Sıtarbaks" diyebiliriz! İşgal, Kelimesi genelde gücü olanın gücü olmayana baskı yoluyla tahakkümünü hatırlatmasına rağmen; Devrimciler açısından bir mücadele aracı olarak kullanılıyor ve "meydan okuma/kamulaştırma/halk yararına müsadere etme" gibi anlamlar yükleniyor. Bu sebeple, Boğaziçili öğrencilerin Sıtarbask'ı işgal edişini heyecanla karşılayanlardanım.
İşgalin üçüncü gününde ziyaretlerine gittim. Ora vardığımız sırada Hopa davasından yargılanan öğrencilere destek için video kaydediyorlardı. Zaten çok interaktif bir yer mütemadiyen video çekip internete yüklüyorlar. Hâsılı Sıtarbaks'ın güvenlik kameraları dışında tüm kameralar kayıtta. Öğrenciler sürekli bir tartışma/değerlendirme halindeler. Yiyecek ve içecek sorununu imece usulü çözmüşler. Yeme, içme işlerine mahalle esnafının da desteği tam. Öğrenciler aynı zamanda geceleri de Sıtarbaks'ta kalıyor.
Buradaki işgal daha önceleri tanık olduğumuz işgaller gibi değil, ortada bir güvenlik görevlisi, emniyet görevlisi, kuşatma ya da şiddet içeren bir durum yok. Ancak bu durumu rahatsız edici bir durum olarak algılamamak gerek. İşgal bizim anladığımız anlamda her zaman çok radikal bir eylem olmayabilir. Her dönem ve her çevre, kendi gerçekliği ve dinamiği üzerinden bir kavramı yeniden anlamlandırabilir. Esas olarak, işgal edilen yeri işlevsizleştirmek, işgal edilen yeri teşhir etmek, işgal üzerinden başka bir konuyu görünür kılmak, işgalin meseline dikkat çekmek gibi amaçları olabilir. Esas olan eylemin kendisi ve etkisidir.
İşgale katılan öğrenciler Türkiye sol hareketinde,  bazı hareketlerin tartışmaktan bile çekindiği veya imtina ettiği; Kürt halkının verdiği özgürlük mücadelesi, Ermeni soykırımı, cumhuriyetin kuruluş dinamikleri, mübadele, LGBTT bireylerin hakları, vicdani ret gibi konularla ilgili atölye çalışmaları yapıyorlar ve daha başka birçok meseleyi sürekli tartışıyorlar. İşgalde iradeyi belirleyen bir örgüt ya da örgütlerden oluşan bir komite yok. Lidersiz, doğrudan demokrasinin işlediği, kararların kolektif alındığı, iradesini "toplumsal iletişim alanından" (Negri-Hardt / Çokluk) alan bir hareket var.
Boğaziçi'nde işgale katılmayan, uzaktan bakan, eleştiren ve başarısızlığa uğramasını bekleyenler ya da "Ben böyle olacağını biliyordum, ben demiştim" diyenler vardır. Sıtarbaks eyleminin olumlu bir yere evirilmesi veya eleştirileri boşa çıkarması için işgalci öğrencilerin bazı meseleleri sorgulaması gerek. Bu sebeple işgalin olumlu bir sonuçla nihayetlenmesini isteyenlerden biri olarak ben de birkaç eleştiride bulunmayı gerekli buluyorum.
İşgali gerçekleştiren grup, üniversitedeki çeşitli öğrenci kulüplerinde çalışma yürüten öğrencilerden ve bağımsız öğrencilerden oluşuyor.  Öğrenci kulübü örgütlenmesi önceleri çeşitli sol örgütlerin örgütlenme araçlarından birisiydi. Ancak, öğrenci kulüpleri, zaman içerisinde örgütlerden bağımsız bir mecra olmaya başladılar. Bu kulüpler üniversitelerde alternatif kültür sanat çalışmaları yapmakla beraber, politik meselelerde de inisiyatif alıyorlar. Kulüplerde çalışma yürüten öğrenciler, örgütlere katılmayı pek tercih etmiyor. Siyasetle pratik ilişkileri genellikle öğrencilik yıllarıyla sınırlı kalıyor.  Kulüp üyeliğine esas olan öğrencilik statüsü sona erince mücadelenin dışında kalıyorlar ve giderek apolitikleşiyorlar. Buradan öğrencilerin kendilerini yeniden örgütleyeceği bir form çıkması elzem görünüyor. Bu en azından bir öğrenci meclisi olarak tezahür edebilir.
Politik eylemden, hobici aktivizme; Sıtarbaks işgali, eylemin saiklerinin meşruluğu, taleplerin haklılığı ile kapsama alanını arttırıyor ve geniş bir kesim tarafından eylemin sahiplenilmesini beraberinde getiriyor. İlginin ve genişlemenin eylemin süresi kadar olacağı, eylemin başarıyla/başarısızlıkla nihayete ermesinden sonra, oluşan yoğunluğun ortadan kalkması halinde, eylem sadece herkesin hasretle yâd edeceği bir anı olabilir. Örgütsel bir formdan uzak, şiddet içermeyen bu şenlikli muhalefet; "Mücadele etmek üzere kolay ve hafif yordamlar ararken politik içerikleri hiç önemsenmeyen 'sosyal faaliyete' indirgeyen bir hobici aktivizm tarzının ortaya çıkmasını doğal kılar" (Tanıl Bora/Sol, Sinizim ve Pragmatizm) önermesini haklı çıkarabilir. Normal hayatını çok fazla bozmak istemeyen, militanlıktan uzak orta sınıf muhalefetin, performans ile eylemi bir arada götürmeye çalıştığı bu politika üretme biçimi hüsranla sonuçlanabilir. İşgal eylemine karşı Sıtarbaks, çok taktik hamleler yapıyor. 


İlk gün pek olumsuz bir tavır takınan Sıtarbaks, sonrasında durumun öğrencilerle rektörlük arasında bir durum olduğunu ve alınacak karara uyacağını belirtti. Ardından ürünleri ücretsiz dağıtmaya başladı. Şimdi ise yine ücretli satışa geçti ve 07.00-22.00 olan çalışma saatlerini değiştirerek 24 saat hizmet vermeye başladı. Sıtarbaks, işgali kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışırken ve rektörlük "Üniversiteye polis sokmayan" demokrat rolünü oynuyor ve öğrencilerin tutumunda bir değişiklik olmuyor. Sıtarbaks, yeni açmakta olduğu bir şubesinin üç ay kapalı kalmasını umursamayacak kadar büyük sermayesine, rektörlük ise yoğun eğitim programı ve sınavlar karşısında öğrencilerin işgalden yılgınlıkla çıkmasını bekliyor.
İşgalin sekizinci gününde tekrar ziyaret ettiğim işgalci öğrenciler, tartışmayı daha radikal bir zemine çekmeyi başarmıştı. Bir an önce Sıtarbasks'ın ve rektörlüğün karşı hamlelerini boşa çıkaracak bir yol arayışına, işgal eylemini olumlu sonuçlanacak bir noktaya ilerletmeye, üniversitede yeni bir örgütlenme formunu yaratmaya dair tartışmaları ilerletmişlerdi. Boğaziçi Üniversitesi'nin bu momentumu kaçırma lüksü olmadığının farkındalardı. Başarmaları halinde mücadelenin yaygınlaşma potansiyeli ve direnişin diğer üniversitelere aktarılabileceği bir deneyim olduğu konuşuluyordu.
Ulusalcılıktan ve AKP'nin hegemonya alanı altında siyaset üreten liberallerden uzak bir zemindeki işgalci öğrencilerin gerçekleştirdiği bu eylemin başarısı, öğrenci hareketine yeni bir ivme kazandıracak,  öğrenci hareketindeki dinamik/devrimci kolektif öznenin kendini yeniden kurmasının köşe taşlarından birisi olacak potansiyele sahip.
Memleketteki tüm olumsuz havaya rağmen özel mülkiyete ait bir alanı işlevsizleştirecek bir eylemi bize armağan eden işgalcileri bir yandan eleştirirken, diğer yandan; aceleci davranmadan, çok büyük sorumluluklar altında bırakmadan selamlamak, yolları açık olsun demeyi unutmamak gerek. Belki de alıştığımız örgütsel formlar ve pratikler, bu deneyimler sonucunda değişecek. Olanları yakından izlemek ve zorlu da olsa yeni tartışmalara açık olmak gerek; "Bilime giden düz bir yol bulunmuyor ve yalnızca onun dik patikalarını çıkmaktan çekinmeyenler, aydınlık doruklarına ulaşma şansına sahiptir" (Karl Marx /Kapital) 




Ahmet Saymadi / 15 Aralık 2011 Perşembe 




7 Aralık 2011 Çarşamba

SITARBAKS İŞGALİYLE İLGİLİ KÜÇÜK BİR NOT

SITARBAKS İŞGALİYLE İLGİLİ KÜÇÜK BİR NOT

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, okulun kantinlerinden birisinin kapatılması, kapatılan kantinin yerinin de rektörlük tarafından Starbucks’a kiralanması üzerine harekete geçip, starbucks’ı işgal etmiş. İşgalden kast etikleri ise; Starbucks’un, kantin gibi kullanılması. Su ısıtıcılarıyla çay-kahve yapıp bedava dağıtıyorlar, etüt salonu olarak kullanıyorlar, forumlar yapıyorlar, bazı derslerin orada işlenmesi sağlıyorlar ve öğrenci hakları konulu toplantıları da orada yapıyorlar. Aslında yaptıkları Starbucks’a ayrılan okul içindeki alanın, aslına uygun bir şekilde kullanılmasından başka bir şey değil. Öğrenciler işgal süresince zamanlarının çoğunu orada geçiriyorlar, geceyi de orada geçirmişler.

İşgal esnasında Taksim’de yapılan  “Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma” eylemine katılamadıkları için eyleme destek mesajı yollamışlar ve işgal alanında bir video çekip, işgal ile ilgili haberleri yayınladıkları blog sayfasında da yayınlamışlar. En azından eylem saatinde panel yapmamışılar! Ne diyelim, işgal eden elleri dert görmesin!  İşgal ile ilgili tüm gelişmeleri ilgili sayfadan takip edebilirmişiz. (http://starbuckssenligi.blogspot.com/)

İşgalin ardından rektör yardımcısı öğrencilerle görüşmeye gelmiş, aralarından temsilci seçilmesi halinde rektörle görüşülebileceğini de belirtmiş. Ancak öğrenciler, temsili demokrasiye karşı olduklarını, rektörün görüşmek istiyorsa işgal alanına gelmesi gerektiğini söylemişler. Rektör yardımcısının dilekçe yazın önerisine "Dilekçeye ne gerek, bize işgal gerek" diye cevaplamışlar...

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin eylemleri kayda değerdir; 1992’de Zoguldak’taki grizu patlamasında ölen madenciler için rektörlüğü işgal etmişlerdi. Özel harekât tarafından bastırılan işgalin ardından öğrencilerin okulla ilişiği kesilmiş ve yargılandıkları davada ceza almışlardı. Yine yanı başlarında, Küçük armutlu semtindeki, ölüm orucu yapılan evi düzenli ziyaret etmişler, kampüsle sokak arasındaki bağı sıkı tutmaya çalışmışlardı. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun seçim çalışmalarında büyük başarı sağlayan ve destek veren Boğaziçili öğrenciler; Van depreminin ardından da büyük bir yardım kampanyası yapmayı başarmıştı.

Devletin, öğrencileri özel olarak apolitikleştirmeye çalıştığı, holdinglere kapıları sonuna kadar açtığı, kariyer günleriyle öğrencileri pazarladığı bir üniversitede; ki bu üniversiteye ülkede çok iyi eğitim veren bazı kolejlerden gelen çok fazla zengin/apolitik öğrenci olduğunu da hesaba katarsak, öğrencilerin yaptığı işgal eyleminin önemi daha fazla anlaşılabilir.  Ayrıca bugünün Boğaziçili öğrencileri, geçmişteki devrimci gelenekle bağ kuracak önemli bir eylemin de taşıyıcısı olabilir.

Bu kantin işgaline çok büyük anlamlar yükleyip, eleştirmek ise çok anlamsız! Türkiye sol hareketine mensup öğrencilerin yemekhanelerdeki yemek zamları sebebiyle yaptıkları yemekhane boykotları da aynı minvalde değerlendirilebilecek eylemlerdir ve mücadeleye katkısı büyük olmuştur.  Bu eylem, Starbucks gibi şirketlerin üniversitelere girme planlarını da alt üst etmiş olabilir! Starbucks'a allah başka keder vermesin! Bununla birlikte,  bu tarz eylemlilikler/etkinlikler üniversitelerde çok başka bir dinamiğin ortaya çıkmasını sağlayabilir.  Ya da,  “tek bir kıvılcım, bir bozkırı tutuşturabilir” de diyebiliriz. 

Ben blogda görüp beğendiğim en güzel fotoğrafı da ekleyip aranızdan ayrılıyorum, fırsat bulursam, 1 kg çay ile 2 paket şeker alıp ziyarete/desteğe gideceğim işgalcileri... 


Ahmet Saymadi / 07 Aralık 2011 Çarşamba 

21 Kasım 2011 Pazartesi

AKP’DE, CHP’DE DERSİM’LE YÜZLEŞEMEZ!

AKP’DE, CHP’DE DERSİM’LE YÜZLEŞEMEZ!      

CHP Tunceli (Dersim) milletvekili Hüseyin Aygün’ün açıklamaları ile 1938 yılında Dersim’de yaşananlar bir kez daha gündeme geldi. Hüseyin Aygün’ün 10 Kasım tarihinde Zaman gazetesinde yayınlanan röportajda söylediklerini kısaca aktaracak olursak: "Bu dönem boyunca izlenen bütün politikalarda Atatürk devletin başındadır. Dersim katliamının sorumlusunun devlet ve o dönemin CHP iktidarıdır. Ancak CHP'de bu konuda kendi tarihiyle yüzleşme ve uygulanan politikaların toplumun önünde saydam bir şekilde tartışılması yönünde bir tavır alındığını Kılıçdaroğlu döneminde görüyoruz."

İyi düzeyde Zazaca da bilen Hüseyin Aygün’ün, dönemle ilgili bilgileri yeni öğrenmediğini, konuyla ilgili araştırmaları ve kitapları olduğunu biliyoruz. Aygün’ün 1938’de yaşananlarda CHP’nin rolünü bildiği halde neden CHP’den milletvekili adayı olduğunu anlamak zor tabi. Ayrıca 1938 ile ilgili, Onur Öymen’in sözleri hala kulaklarımızda… Aygün’ün, bugün CHP’de söylediklerini uzun yıllardır hem birçok aydın ve akademisyen hem de Barış ve Demokrasi Partisi dillendiriyordu. Hüseyin Aygün’ün, Dersim’le ilgili bu sözlerinin siyasi rant sağlamaktan başka bir amaç taşımadığını birkaç gün sonra yaptığı açıklama ile anladık: "Cumhuriyet'in kurucusuna yönelik duygularıma gelince, 100 yıl evvelden kazanımların çok önemli, çok devrimci bir lider.”



Hüseyin Aygün, kendisini CHP’ye çağıran ve CHP’de bir değişim yarattığına inandığı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından eleştirildi. CHP’nin Merkez Yürütme Kurulu tarafından hakkında soruşturma başlatıldı ve savunma vermesi istendi. Aygün’e, CHP içerisindeki bir grup tarafından da tepki geldi.  CHP’den 12 milletvekilinin imzaladığı ve Samsun Milletvekili Haluk Koç’un okuduğu açıklama şöyle diyor: "Şehitlerimizin ve deprem kurbanlarının acıları daha aklımızda iken 10 Kasım günü, Atatürk'ün ölümünün 73. yılında ilginç bazı tartışmalara ve açıklamalara tanık olduk. Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü 1920-1940 arasındaki dondurulmuş bir zaman dilimine hapsederek, o tarihteki dünya koşullarından soyutlayıp kimi kez hakarete vararak insafsızca eleştirenler kervanına CHP'den, içimizden birilerinin de katıldığını gördük.” Haluk Koç’a, Atatürkçülüğün 1920-1940 tarihleri dışındaki “marifetlerine” bakmasını tavsiye ederiz, tabii anlarsa!

CHP içerisindeki bu tartışmaya AKP ilgisiz kalmadı. Hemen CHP’nin iktidar olduğu yıllardaki katliamlardan, insan hakları ihlallerinden bahsetmeye başladılar. En önemli açıklama Bülent Arınç’tan geldi; "1930'lu yılların ortalarında Dersim diye bilinen, tarihte çok zor bir dönem var. O günleri yaşayanların ifadesiyle insanlar sığındıkları yerde bombalanmak suretiyle, Sabiha Gökçen'in de içinde bulunduğu uçaktan atılan bombalarla fareler gibi öldürüldüklerini ve toplu olarak katliam yaşandığını söylüyorlar. Aileleriyle sürüldüğünü, çocukların başkalarına evlatlık olarak verildiğini 'Dersim'in Kayıp Çocukları' isimli kitaplarda yazıldığını biliyoruz. Atatürk hayattadır ve İsmet Paşa Başbakandır ve Cumhuriyet Halk Partisi hükümetidir. Dersim gerçeği de bugün ortaya çıkarılmalı ve tarihimizle yüzleşmeliyiz. Bununla ilgili olarak Meclis'te bir araştırma komisyonu dahi kurulabilir. " Eyüp Can’ın Radikal’ide bir yazı dizisiyle meseleye el attı. Ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “meselenin tartışılabileceğini, ölçüleri kaçırmamak gerektiğini” belirtti. Ölçünün ne olduğu açıktır: “tek millet, tek devlet, tek dil.”

1938’de Dersim’de yaşananlar, AKP ve CHP arasında bir siyasi rant kampanyasına dönüştürülmeye çalışılarak, isyan ve katliam denilerek meselenin özü görmezden geliniyor. Dersim’de yaşananlar, İttihat ve Terakki Partisi ile başlayan Türkleştirme ve asimilasyon politikalarının devamı niteliğindedir. Yaşananlar bir isyan olmadığı gibi, katliam olarak değerlendirmek de yanlıştır. 1915’te Ermeni soykırımı, Süryani soykırımı ve Kürt soykırımının son halkasıdır Dersim. Hepsi aynı makro projenin devamı niteliğindedir.

Mustafa Kemal, 1 Kasım 1935’teki meclis açılış konuşmasında:  “Yeni iki genel müfettişlik ve yeni bazı illerin kurulması gerekli görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde önemli bir reform programının uygulanması da düşünülmüştür.” Diyor. 1 Kasım 1937 tarihli konuşmasında: “Ulusumuzun layık olduğu yüksek uygarlık ve refah düzeyine ulaşmasının engellenmesinin düşünülmesine yer bırakılmadığı ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle mutluyum. Tunceli'nde yapılan uygulamaların sonuçları bu gerçeğin belirtileridir.” ardından 1 Kasım 1938’deki “Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman gergin bir şekil alan Tunceli'ndeki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmalar sonucu kısa bir sürede ortadan kaldırılmış, bölgede bu gibi olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır. Cumhuriyetin getirdiği bütün iyiliklerden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tam anlamı ile yararlanacaklardır.” Sözleri, Mustafa Kemal’in Dersim’de yapılanlarla yakından ilgilendiğini gösteriyor. Mustafa Kemal, ayrıca 1937’de Dersim’de incelemelerde bulunmuş, ziyaret ettiği Pertek’te, Singeç Köprüsü’nün açılışını da yapmıştır. Dersimliler cumhuriyetin “bütün iyiliklerden” tüfek, süngü ve kimyasal silahlarla faydalanmıştır! Daha sonra Dersim’in kontrolünün kolaylığı için, Dersim “demir ağlarla” örülmüş, 1935’teki Dersim, 1937’de Tunceli oluvermiştir.



Dersim’de yaşayan on binlerce insan başka illere yerleştirilmiş, Türklerin yoğun oldukları bölgelere yerleştirilerek Türkleştirilmeye çalışılmışlardır. Bu hem CHP’nin tek parti dönemi olarak iktidar olduğu dönemde hem de sonrasında devam etmiştir. Erzincan’dan Konya Ovası’na kadar çeşitli yerlere yerleştirilen Kürtler, 90’lı yıllarda da köy boşaltmaları ve zorunlu göçlerle asimile edilmeye çalışılmıştır. Yapılanları bu asimilasyon politikalarından azade görmek yanlıştır.

Cumhuriyetin kurulmasından bu yana yaşananlar bir bütünlük arz etmektedir. Bu konuda CHP’nin de, AKP’nin de samimiyetsizliği açıktır. CHP, tarihiyle yüzleşmekten ve doğru bir politika üretmekten uzaktır. AKP ise, kendi iktidarı öncesinde yapılan hak ihlalleri üzerinden rant sağlamaya çalışmaktadır. Böylelikle kendi döneminde yaşananları unutturmak istemektedir. Kendi iktidarı döneminde yaşananlara bulduğu “makul” gerekçeler, kendinden öncekilerin gerekçeleriyle aynıdır. AKP’nin; 90’lı yıllarda faili meçhule kurban edilenlerle, toplu mezarlar ile ilgili takındığı tutum bunun em önemli kanıtıdır. Kendinden öncekilerin katledip topluca gömdüklerini, AKP, topluca “kepçe” yardımıyla çıkarmaya çalışmaktadır. AKP ve CHP’nin, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Devrimcilere bakışında bir fark yoktur. Erdoğan’ın talimatıyla Kazan vadisinde yapılan operasyonlarda kimyasal silahlarla katliam yapanların sırtını sıvazlamaya ilk giden Kılıçdaroğlu olmuştur. Her iki partinin de aradığı hakikat, açmaya cesaret edemedikleri devlet arşivlerinde, kozmik odalarda mevcuttur. Arşivleri açmaya cesaret edemiyorlarsa, Dersim’in yaşlılarına, Diyarbakır cezaevinde yaşayanlara, Cumartesi annelerine, Ebru Muhikancı’nın ailesine sorsunlar, onlar gerçeği anlatır…

Ahmet Saymadi  / 21 Kasım 2011 Pazartesi


4 Kasım 2011 Cuma

MAHPUSTAN EĞİTİM!

MAHPUSTAN EĞİTİM!

Dünyada birçok ülkede, devrimci politik özneler çeşitli toplumsal kategorilere dayanır. Buna, Çin Halk Cumhuriyeti’nde köylüleri, Avrupa’da da işçi sınıfını örnek verebiliriz. Türkiye’de ise devrimci dinamiğin esas dayanağı genel itibariyle öğrenci hareketi olmuştur. Bunu Osmanlı’daki; Suhte ayaklanmaları içerisinde değerlendirilen medrese öğrencilerinin isyanlarından, Dar-ül Fünun’dan veya Askeri Tıbbiye Mektebi’nden kalan bir miras olarak da görebiliriz. Cumhuriyetin Kuruluşuna önderlik eden ve genel yapısını belirleyen kadroların içinden çıktığı İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), Kürt halkının özgürlük mücadelesinin en önemli ve en büyük eşiğini yaratan Partiya Karkerên Kürdistan (PKK), Türkiye devrimci hareketinin kurucusu diyebileceğimiz ve birçok örgütün içinden çıktığı Türkiye Halk Kurtuluş Partisi- Cephesi (THKP-C) de öğrenciler tarafından kurulmuştur. Bunu sağ cenahtaki hareketler için de söylemek mümkün. Hâsılı, Türkiye siyasi tarihinin en önemli figürlerinden biri, hatta belirleyenlerden biri öğrenciler olmuştur desek yeridir.

Bu önemli bilgi, sadece tarih kitaplarında yer almadı tabi, siyasi iktidarlar tarafından da dikkatle izlendi ve öğrenci hareketinin önünü kesmek için hep özel bir çaba sarf edildi. Öğrenciler 28 Nisan 1960’ta Beyazıt Meydanı’nda Turan Emeksiz’e sıkılan kurşun ile devlet şiddetiyle daha yakından tanışmıştı. Burada 1961 anayasasının getirmiş olduğu görece daha rahat 7-8 yıllık dönemi istisna sayabiliriz. 1961 anayasasının getirmiş olduğu rahat ortamda Türkiye’deki 1968 kuşağı yetişmiş ve bu kuşağa 12 Mart 1971 askeri muhtırası ile darbe indirilmiştir. Kendini toparlayan ve deneyim kazanan devrimci hareket, yine üniversite öğrencilerine dayanan daha kitlesel bir dinamiği; 1978 kuşağını yaratmıştır. Ancak bu görkemli ve kitlesel devrimci dinamik ise, 1980 askeri cuntasını karşısında bulmuştur. Halen Türkiye Devrimci hareketinin en önemli figürleri 1968 ve 1978 kuşaklarına mensup; Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya, Mazlum Doğan, Nejdet Adalı ve burada adını sayamadığımız başkaca devrimcilerdir. Devlet okullarda terbiye edemediği öğrencileri Mamak ve Diyarbakır Cezaevlerinde terbiye etmeye çalışmıştır.


1980 darbesi ile iktidarı ele geçiren askeri cunta, oluşturduğu yeni devlet yapılanması ile bir daha bu denli büyük bir öğrenci hareketi ile karşılaşmamak için ivedilikle kolları sıvamış ve Yüksek Öğrenim Kurumu’nu (YÖK), tesis etmiştir. 2547 sayılı ve 4 Kasım 1981 tarihli Yüksek Öğretim Kanunu’nda yükseköğretimin amacının belirtildiği 4. Madde şöyle diyor: “Öğrencileri Atatürk devrimleri ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan, toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu, Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren, Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, milli kültür töre ve geleneklerimize bağlı, kendimize has şekil ve özellikleri ile evrensel kültür içinde öğrenci geliştirilecek ve milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirici ruh ve irade gücü kazandırılacak, öğretimde fırsat eşitliği sağlanacaktır. “

Araya sıkıştırılan birkaç kelimelik; Hür ve bilimsel düşünce, fırsat eşitliği gibi kavramları saymazsak geriye, tekçi, milliyetçi ve ahlakçı amaçlar silsilesinden başka bir şey kalmıyor. YÖK’ün amaçlarının anlatıldığı,  kanunun 4. Maddesi okununca yüksek öğrenimin esas paradigması ve 30 yıllık pratiği daha net anlaşıyor. Buna; tüzük, yönetmelik, genelge gibi ikincil düzenlemeleri ve yazılı olmayan polisiye tedbirleri de ekleyince nasıl ceberut bir yapıdan bahsettiğimiz daha da anlaşılır oluyor. Bu ceberut yapı, katkı payı, harç ücreti, ikinci öğretim, uzaktan eğitim, açık öğretim ve son olarak vakıf üniversiteleri marifetiyle eğitimi paralı hale getirerek, yoksul halk çocuklarına üniversite kapılarını kapamayı da amaç edindi. Böylece fırsat eşitliği, parası olanın daha eşit olduğu bir düzene dönüştü. Aynı kanunun 59. Maddesindeki siyasi partilere üye olma serbestîsi ise; iktidar partilerine yakın öğretim görevlileri için bir ikbal kapısı işlevini görürken, iktidar karşıtı öğretim görevlilerinin politik eğilimini belirlemek, sicillerini buna göre tutmak ve işine son vermek için konulmuş bir tuzaktan başka bir şey değildi.



Sınıfsal farklılıkların yarattığı fırsat eşitsizliğine rağmen üniversiteye girebilen öğrenciler,  YÖK’ün ve polisin baskı mekanizması altında eğitime çok zor devam edebiliyordu. Aynı kanunun 54. Maddesi şöyle diyor: “yükseköğretim öğrenciliği sıfatına, onur ve şerefine aykırı harekette bulunan, öğrenme ve öğretme hürriyetini, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kısıtlayan,  anarşik veya ideolojik olaylara katılan veya bu olayları tahrik ve teşvik eden öğrencilere; eylem başka bir suçu oluştursa bile ayrıca uyarma, kınama, bir haftadan bir aya kadar veya bir veya iki yarıyıl için kurumdan uzaklaştırma veya yükseköğretim kurumundan çıkarma cezaları verilir.” Öğrenciye öngörülen sadece kendisine verilen müfredata uygun hareket etmesi ve ilkyardım kolu gibi faaliyetlerde bulunması idi. YÖK bu uygulamalarla bugüne kadar binlerce öğrencinin eğitim hayatının sona ermesine sebep oldu. Üniversitelerden atılan öğrencilerin, gençlik yıllarının ve dinamizmlerinin geride kalmasından, düzenle ilişkilenmelerinden sonra “öğrenci affı” çıkmasını ise, kapitalizmin bireye yaptığı yatırımı heba etmek istememesi, kalifiye işgücüne duyduğu ihtiyacı gidermeye çalışması olarak değerlendirebiliriz.



Öğrenciler son yıllarda da devrimci hareket ile aynı mukadderatı paylaşıyor. Uyarı, kınama, uzaklaştırma ve Okuldan atılma gibi cezaların yanına yenileri eklenmiş bulunuyor. Öğrenciler; parasız eğitim istemek, parasız sağlık ve ulaşım hakkı talep etmek, demokratik üniversite talep etmek, Anadilde eğitim istemek, Marx'ın ve diğer yazarların kitaplarını okumak, slogan atmak, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak gibi suçlarla tutuklanıyorlar. Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) ile birlikte değerlendirilince hukuk başka bir boyut kazandı ya da artık “yok hükmünde”. Demokratik siyaset zeminindeki her şeyin iddianamelerde suç unsuru sayıldığı, İddianamelerin polis fezlekesinin kopyası olduğu, tüm delillerin usulsüz toplandığı bu soruşturmalarda öğrenciler gözaltına alınmakta, ardından ÖYM savcılarınca sorgulanmaktadır. ÖYM savcıları ise, neredeyse her dosyada tutuklu yargılama yolunu seçmektedir. Ağır işleyen hukuk sistemi ile birlikte bu tutukluluk süreleri kimi zaman suça tekabül eden cezayı aşmaktadır. Tahliye durumunda ise hem bireylerin hayatında hem de hukuk sisteminde geri dönüşü olmayan yaralar açılmaktadır. Dün Mamak’ta, Diyarbakır cezaevlerinde terbiye edilemeyen öğrenciler, bugün Tekirdağ, Kırıklar, Kandıra cezaevlerinde terbiye edilmeye çalışılmaktadır.  



Hal böyle olunca, özgürlük talep eden her öğrencinin bahtına örgün eğitim değil, mahpustan eğitim düşüyor! Bize ise; onları mahpustan çıkarmak için elimizden geleni yapmak, onlarla dayanışma göstermek… Bu amaçla bir araya gelen Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyafi bir süredir içeriden dışarıya köprü kurmaya çalışıyor.  Bu minvalde bizleri uzun süredir takip ettikleri Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Kırmızıgül’ün davasını izlemeye, Cihan ile dayanışma göstermeye çağırıyorlar. Cihan’ın davası 16 Kasım Çarşamba günü saat 10.30’da Beşiktaş Adliyesi’nde görülecek. Cihan 21 aydır özgürlük istediği için tutuklu, bilinen tek suçu ise puşi takmak. Cihan’ın ve diğer tutuklu öğrencilerin, “küçük kara balıkların”  Suç ortağı olmaya ne dersiniz?



Ahmet Saymadi / 04 Kasım 2011  Perşembe