18 Eylül 2011 Pazar

Puşi Kürt Özgürlüğünün Simgesidir!

Puşi Kürt Özgürlüğünün Simgesidir!



Diyarbakırlı bir Kürt olmama rağmen puşi ile geç tanıştım. Biz küçükken Diyarbakır kent merkezinde puşi pek takılmazdı, genelde şehir dışında yaşayanlar veya şehre taşradan göç edenler takardı puşiyi, biz şehirliyiz ya atkı takardık. Diyarbakır’dan Mersin’e göç ettikten sonra, Kürt olduğumuzu erkenden fark ettirdiler! Ben de inadına, Kürt olduğumu ispatlamanın ya da bu kimliği açıkça ilan etmenin en açık göstergesini puşi takmak olarak anlamışım ki, hemen bir puşi almıştım kendime.

Puşi takmak atkı takmak kadar kolay bir şey değilmiş ama hemen öğrettiler! Boynumuza dolayıp dışarı çıktığımız ilk gün; arada gittiğimiz kahvehaneden “tanımasam içeri almazdım…” uyarısını almış, az sonra ise GBT soruşturmasına tabi tutulmuş, etrafta bizi puşi ile görenlerin ise ters ve şüpheli bakışlarına maruz kalmıştık. Biz ise Kendimizi Kürt kimliğinin farkına varmış, safını belirlemiş Kürtler olarak görüyorduk. Cemiyet hayatına karışmamızla birlikte, Puşiyi takmaz olduk, şimdilerde evde bir köşede duruyor.

Bunları neden mi anlatıyorum? Sebep, Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümü 3. Sınıf öğrencisi Cihan Kırmızıgül! Cihan ilgisi olmayan bir eylemin gerçekleştiği bir semtte otobüs durağında beklerken “Şüpheli” zannıyla darp edilerek, gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. 20 aydır Tekirdağ cezaevinde yatıyor ve tek suç delili taktığı puşi! Mahkemesi 16 Kasım’a ertelendiği için tutukluluk süresi 22 aya uzadı. İnsan sadece puşi taktığı için şüpheli olur mu? 22 ay hapis yatar mı? Bu soruları yüksek sesle tekrar sormamıza sebep oldu Cihan. Aslında Cihan’da değil, Cihan’a ve puşiye bu zulmü reva görenler desek daha doğru olacak. Cihan’ın başına gelenler, bize güvenlik birimlerince Puşi’nin ve Kürt olmanın, bir suç unsuru olarak algılanmasında bir değişiklik olmadığını gösterdi. Bir halkın yüzyıllardır kullandığı bir yerel bir giysi devlet tarafından suç unsuru olabiliyor ve uğruna bedel ödenen bir siyasal simgeye dönüşebiliyor. Gerilla giyiyor diye, Mekap marka ayakkabı giyenleri toplayan zihniyetten ne beklenir ki zaten! Yakında trafik ışıklarını sarı, kırmızı, mavi yaparlarsa şaşırmayın…

Puşinin suç unsuru olarak görülmesi alıştığımız bir şeydi yeni değil; puşi KCK operasyonlarında tutuklanan birçok insan ile ilgili olarak da suç delilleri arasında gösterilmişti. Puşi takan birisi güvenlik görevlilerince kimlik kontrolüne tabi tutulabiliyor ve gözaltına alınabiliyor. Puşi takmak Kürtlerin şiddete maruz kalmasına da sebep oluyor; Geçtiğimiz yıl, Beyoğlu’nda puşi takan Mehmet Çelik, boğazından bıçaklanarak öldürülmüştü. Katillerden birisi polis memuruydu! Yine geçtiğimiz yıl, Giresun’da üniversite öğrencisi Kürtler puşi taktıkları için ülkücü faşistlerin saldırısına uğramışlardı.



Türkiye Cumhuriyeti’ne bu algının Filistin’deki İngiliz sömürgecilerinden miras kaldığını söyleyebiliriz. Sömürgeci her yerde aynı nasıl olsa! Puşiye çok benzeyen Arap halkının kullandığı “Kefiye” İngiliz sömürüsüne-İsrail zulmüne karşı Filistinlilerin direnişinin sembolü olmuştu. İsrail’e karşı mücadele eden FHKC ve EL-Fetih’te kefiyeyi simge edinmişti. Hatta Marksist FHKC’nin kullandığı kefiye kızıl renkliyken, muhafazakâr El-Fetih’inki ise siyah beyaztı.   



İsrail polisi için Arap’ın kefiyesi ne ise, Türk polisi için de Kürd’ün Puşisi odur. Adı bile korkutur, adı bile suç unsurudur. Cihan’ın taktığı sadece bir yerel giysi değildir, bir halk ayaklanmasının simgesidir… Bu ülkede özgürlük diye boynumuza dolanan adaletin prangası yerine, boynumuza puşi dolamayı tercih ederiz. Suçsa şayet, bütün Kürtler suçluyuz.

 18 Eylül 2011 Pazar - Ahmet Saymadi


(Fotoğraf: Leyla Halid)

15 Eylül 2011 Perşembe

Mezopotamya Sosyal Forumu Başlıyor…

Mezopotamya Sosyal Forumu Başlıyor…

Küresel sermaye ve emperyalist devletler oluşturdukları tüm sömürü kurumlarına rağmen, yılın çeşitli zamanlarında bir araya gelerek yeni sömürü politikaları üretmek üzere toplantılar düzenliyorlar. Aklımıza hemen IMF ve Dünya bankası zirveleri ve Davos görüşmeleri geliyor. Bunlar da yetmiyor, onlarca konferans, çalıştay ve seminer de yapıyorlar.

Dünya hakları, ezilen sınıfları, bütün bu sömürü politikalarının muhatapları ise sosyal forumlarda bir araya geliyorlar. İlki 2001 yılında Porto Alegre’de yapılmıştı, Forumun hemen ardından Latin Amerika ülkelerinde sol partiler iktidara gelmiş, tüm Latin Amerika’nın çehresi değişmişti. Burada iktidara gelen partilerin ne kadar sosyalist olduğunu tartışmayacağım ancak ABD’nin arka bahçesi olarak gördüğü, kanlı darbelerle gelen diktatörlerin iktidarlarının ardından, sol partilerin iktidara gelmesi değişim adına, dünya hakları adına umut vericiydi. 

Dünya sosyal Forumu’nun üzerinden tam 10 yıl geçti. Latin Amerika’da esen rüzgâr Ortadoğu’ya ulaşmışa benziyor. Libya ve Suriye’de emperyalistlerin desteklediği ve milisleri silahlandırdığı “isyanları” saymazsak, Ortadoğu’da toplu bir ayaklanma halinden söz edebiliriz. Birçok yorumcunun dediği gibi bir “Arap Baharı” yaşanıyor. Yanı başımızdaki halklar, kendilerine biçilen kadere itiraz ediyor ve yarattıkları hareket tüm dünyayı etkiliyor. Bu minvalde değerlendirildiğinde; 2011 Mezopotamya Sosyal Forumu en az 2001 Porto Alegre Dünya Sosyal Forumu kadar önem taşıyor.

Mezopotamya Sosyal Forumu’na Ortadoğu’nun en kadim halklarından Kürt Halkının gözbebeği, direnişinin başkenti Amed ev sahipliği yapıyor.  MSF bu yıl,  İnsanlık için, kapitalizme ve sömürüye karşı, özgürlük kazanacak” başlığı ile yapılıyor. Kürt halkının verdiği ulusal kurtuluş mücadelesinin başka boyutlarının, kapitalizm ve emperyalizm karşıtı söyleminin daha da önce çıkacağı bu forumda birçok konu etraflıca tartışılacak.

Kazım Koyuncu Amed’e her geldiğinde ; “Denizin çocuklarından dağların çocuklarına selam getirdim” derdi. Şimdi Hopa’dan Gerze’ye direnen Karadenizliler hem direnişin selamını getiriyor hem de mücadele pratiklerini paylaşmaya geliyor Amed’e, ekoloji hareketinin yerel eylemcileri geliyor.

Tunus’tan Mısır’dan, Filistin’den, Lübnan’dan eylemciler boyunlarında Arap isyanın simgesi “Kefiye’leriyle” geliyorlar. Enternasyonalist, ortak düşmana karşı ortak mücadeleyi birlikte örmeye geliyorlar.

Fabrikalardan, grev alanlarından işçiler geliyor. Sömürü politikalarının geldiği son aşamayı, esnek ve güvencesiz çalışmayı, iş kazası diye yutturulmaya çalışılan işçi cinayetlerini ve bunlara karşı verdikleri mücadelenin geldiği aşamayı aktarıyorlar. Siyasal iktidarın sürekli etnik farklılık temeliyle kaşıdığı ancak başaramadığı Tekel direnişiyle ortak mücadele pratiği kazanan Türkiyeli ve Kürdistanlı işçiler tekrar buluşuyor. Bu kez çadırlar Kürdistanlı işçilerin başkentinde kuruluyor. Ama bunlar direniş çadırı değil, yoldaşların misafir çadırı…

Fırat’ın batısından yüzlerce insanda yollara düşüyor, Fırat’ın doğusunda yükselen demokratik özerk Kürdistan pratiği, Fırat’ın batısını da hareketlendiriyor. Doğudan yükselen bu güneşe kimse kayıtsız kalamıyor, Kürt halk hareketinin dinamizmi dört bir yanı etkiliyor. MSF, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun yakalamış olduğu kitlesellik ve başarının ardından kuruluş çalışmaları devam eden Demokratik Ulus Kongresi’nin teorik zemini zenginleştiriyor, yeniden inşa ediyor.

Bugün Ermeni halkının yiğit evladı Hrant dink’in doğum günü olan 15 Eylül. Kadim Ermeni halkının bir zamanlar yoğun olarak yaşadığı ve adına Dikranagert dedikleri Amed, halkların kardeşliği şiarını, faşizme ve kapitalizme karşı ortaklaşmayı yükseltecek en önemli teorik-pratik zemini bizlere sunuyor. Amed belediyesi Amed’li yazarların üç ayrı dilde yazdığı üç kitapla bizi karşılıyor.  kayıtsız kalmak mümkün mü?

21-25 Eylül 2011 tarihleri arasında Amed’de sümerpark’ta gerçekleştirilecek olan Mezopotamya Sosyal Forumu bizleri bekliyor.

Düşmanın Davos’u varsa, bizim Amed’imiz var…




15 Eylül 2011 Perşembe - Ahmet Saymadi

Beyoğlu’na Dokundurtmayacağız

Beyoğlu uzun süredir köklü bir değişme uğruyor. Sermaye kendi ihtiyaçlarına göre, yüzlerce yıllık bir kültürün mirasını, yaşam biçimini yok ediyor. Bizleri de bu talanına kentsel dönüşüm adı altında inandırmaya çalışıyor. Kentsel dönüşüm dedikleri şeyin, bütün kentin -kamusal alanları dâhil olmak üzere- sermayeye dönüşmesi olduğunu biliyoruz.

Beyoğlu için bunun birçok örneği mevcut. Anadolu Han ve Anadolu Geçidi gözümüzün önünde kaybolup gitti! Ne mi oldu? Ayakkabı (Flo) mağazası! Markiz pastanesi ve Markiz Pasajı ne mi oldu? Pastane kapandı, yerine uluslar arası bir lokantanın şubesi açıldı. Pasaj ise artık bir elektronik ürünler (Darty) mağazası. Emek sineması ne mi oldu? Kapalı, neden kapandığı meçhul! Çevresinde çeperinde ne kadar bina varsa yutan, kaçak katları ile beraber aynı zamanda,caddeye doğru şişmanlayan Demirören Plaza İstiklal’in orta yerine konduruldu. Demirören Plaza bir “Ceviz ağacı” gibi ne polis onun farkında ne de zabıta… Tıpkı Gökkafes gibi (Süzer Plaza), onu da pek fark eden olmamıştı. Ama siz sit alanı olan Beyoğlu bölgesinde evinize çivi çaksanız izin almak zorunda kalırsınız. Cezası da cabası…

Yukarıda saydığımız örnekleri çoğaltabiliriz. Beyoğlu’na renk veren onlarca işletme, lokanta, sanat atölyesi, kültür merkezi kapandı ve yerlerine uluslarası şirketlerin şubeleri açılmaya başladı. Bir şehrin kültürü, yaşam biçimi gözlerimizin önünde yok ediliyor.

Diğer taraftan, zorunlu göçle bu kente sığınmış, yoksul Kürtlerin yaşadığı Tarlabaşı boşaltılmaya çalışılıyor. Burada yaşayan yoksul halkın, göçmen işçilerin, farklı cinsel kimlikteki ve yönelimdeki insanların, Romanların, Kürtlerin yaşam hakkı gasp ediliyor. Hatırlarsınız, Tarlabaşı semtinde Kürtlerden önce yaşayan Ermeniler ve Rumlar 6-7 Eylül pogromunda buradan sürülmüş ve mülkleri gasp edilmişti. O zamanlar Gayri Müslimlere silahla-zorla yapılanlar bugün yasalarla Tarlabaşı’nda yaşayanlara yapılıyor.

Beyoğlu’na renk veren esnaflarda kentsel dönüşüm meselesinden nasibini alıyor. Belediye, holdinglerin yüklüce yatırım yaptığı Tarlabaşı projesinin yanı başında, böyle bir Beyoğlu istemiyor ve her şeyi sterilize etmeye çalışıyor, işletmelere daha lüks yerler olmalarını dayatıyor. İşletmelerin havanın uygun olduğu günlerde dükkânların önünde koyduğu masalar ve sandalyeler, hukuk kuralları çiğnenerek tutanak tutulmadan kamyon kasalarına atılıyor. Geri iadesi nasıl olacak, sağlam olarak iade edilecek mi meçhul! Belediye topladığı masa ve sandalyelerle büyük bir çöplük yaratmış durumda. İşletmelerin kendi malzemesi olan her şeyin aynı şekilde iade edilmesi gerekiyor.

Sokak müzisyenleri de bu durumdan paylarını aldı. Kışın müziklerini icra edecek yerleri olmayan ve kültür sanat merkezi olma iddiası taşıyan Beyoğlu Belediyesi, Kışın herhangi bir imkân sağlamadığı müzisyenlere, sokakları da dar etmeye çalışıyor. Birçok müzisyenin enstrümanına el konuldu. Belediye başkanının “Herkes sokakta müzik yaparsa, önüne gelen orkestra kurar” cümlesini yorumlamayı sizlere bırakıyorum.

Tüm bunların dışında Beyoğlu, Sol çevrelerin de buluştuğu bir yer. Taksim Meydanı’nın trafiğe kapatılması, meydana cami inşa edilmesi, Meydan’ın eylemlere kapatılması projesi, Sol’un Beyoğlu’ndan arındırılıp, daha muhafazakâr çevrelere yer açılması anlamına da geliyor.
Anlayacağınız Beyoğlu Belediyesi bir taşla hepimizi vurmaya çalışıyor. Sokakları boşaltarak Tarlabaşı’nı yalnızlaştırmak ve buraya yapacağı hamlenin önünü açmak istiyor. Şimdi sokağa çıkma zamanı yoksa bir sabah uyandığımızda bir böceğe dönüşmüş olabiliriz!




7 Eylül 2011 Çarşamba - Ahmet Saymadi

21 Ağustos 2011 Pazar

BİZİ KİM KORUYACAK?

             BİZİ KİM KORUYACAK?


               Üyesi bulunduğumuz e-posta gruplarına geçtiğimiz günlerde bir e-posta düştü. İçeriğinde; son günlerde yaşanan operasyonlar ile ilgili,  İstanbul Demokratik Kent Konseyi’nin 21 Ağustos Pazar günü Saat 13.00’te Taksim Tramvay durağında kitlesel bir basın açıklaması yapacağı yazıyordu.  Başkaca çevrelerce ise Sosyal medya ağlarında; aynı yerde ve saatte; “Şehidine sahip çık, terörü lanetle İstanbul” adı altında bir eylem çağrısı daha yapılıyordu.

                Saat 13.00 civarlarında, Taksim Meydanı’nda 500’e yakın milliyetçi, bir o kadar veya daha fazla polis, bir miktar helikopter ve TOMA çoktan yerini almıştı. Taksim Meydanı’na Kent Konseyi’nin çağrısı ile gelen insanlar ise daha meydana varamadan polis tarafından “provokasyon” sebebiyle geri çevrilerek meydana alınmamıştı.

                   Polis her zamanki gibi iki ayrı kitleye iki farklı yöntemle yaklaştı. Kent Konseyi’nin çağrısı ile gelen kalabalık sağ duyulu davranarak BDP il binasına doğru yürüyüşe geçti ve basın açıklamasını il binası önünde yaptı. Polis hemen oracıkta toplanan kitleye alışık olduğumuz şekilde; Biber gazıyla, copla, fiziksel şiddetle saldırdı. Birçok insanı gözaltına aldı ve barışçıl bir basın açıklamasını daha “provoke” ederek kriminalize etti. Polisin saldırdığı kitlenin verdiği tepkiyi ise meşru müdafaa sayıyoruz…

                  Buraya kadar aslında pek alışık olunmadık bir sahne yok, her zaman ki polis her zaman ki biz… Ama asıl mesele diğer gruba karşı polisin aldığı tavırdı. Milliyetçi grup, polis tarafından kibarca uyarıldı, dağılmaları rica edildi. Grup, polis ağabeylerinin nasihatlerine uyarak dağıldı. Dağılıp evlerine gittiklerini sanmayın sakın.  15-20 kişilik gruplara bölünerek Taksim ve Cihangir sokaklarına dağıldılar. Eli sopalı (üzerlerinde başkaca ne gibi aletler olduğu meçhul) grup, slogan atarak ve etrafa sataşarak sokak sokak dolaştı. Polis ne mi yaptı? İzledi. Kimi yerlerde izlemedi bile… Birkaç saat Taksim’de terör estiren grup bir iki “münferit” arbede çıkardıktan sonra nihayet Taksim’i terk etti…

                   Beyoğlu sokaklarında Belediye ve Emniyet Müdürlüğü’nün ortak çabası ile masa ve sandalyelerin kaldırılmasının arka planında “rant” olduğunu biliyorduk. Ama sokaklarda kimlere alan açıldığını, kimlerin rahatça gruplar halinde dolaşmasını sağlayacak düzenlemeler yapıldığını bilmiyorduk. Bugün öğrendik!               

                    Hayatımda hiç bu kadar endişelendiğimi hatırlamıyorum!  Bir yandan polis sıkıştırıyor. Diğer yandan ise; medyanın ve siyasal iktidarın (Bu konularda gizli ortağı MHP dahil) güdümüyle sokağa dökülen sivil faşistler pervazsızca saldırıyor.  Tablo ürkütücü! Planlı olarak yapılmaya çalışılanın, çatışmanın sokaklara yayılmasını sağlamak olduğu açık ve bu durumun “düşük yoğunluklu” bir iç savaşa dönüşme riski yüksek.  

                 Bütün bu olanlar yaşanırken; "Öz savunma" kavramının ne olduğunu bir kez daha düşünmemiz gerekiyor. Sokaklara salınan faşistler, saldırmak için bizi arıyor, hem de polisin ve başkaca kolluk güçlerinin gözetiminde. Medya ve iktidar tarafından hedef gösterilen bizleriyse koruyacak kimse yok. Biz savunmasız yurttaşların; kendisini koruyacak tek gücünün yine kendisi ve kendi örgütlülüğü olduğunu, bugün pratik olarak, “İstanbul’un göbeğinde” bir kez anlamış olduk...

Durum ne kadar vahim olursa olsun; yine de dirençli olmak ve umudu dik tutmak zorundayız. Çünkü biz haklıyız!

Ahmet Saymadi / 21 Ağustos 2011 Pazar

             


31 Temmuz 2011 Pazar

KÜRD’ÜN ELİFBA’SI İSYANDIR!


                                            KÜRD’ÜN ELİFBA’SI İSYANDIR!

                  Müslüman âlemi için kutsal sayılan üç aylardan Ramazan’a girmek üzereyiz. (Ya da Ramazan bizim hayatımıza bodoslama girmek üzere) Memleketin dört bir yanında hummalı bir şekilde ramazan hazırlıkları yapılıyor. Tabii siyasette de Ramazan dönemine giriyoruz; siyasetçiler yine daha fazla İslami referanslar yapmaya başlayacak ve İslam’ın hepimizi birleştirici taraflarından bahsedilmeye başlanacak, en çok ta Kürt meselesinde; “Hepimiz din kardeşiyiz” yalanı çokça tekrar edilecek... Son dönemlerde, Sol yazarların da yazılarında İslami referanslar vermesine sıkça şahit oluyoruz. Bunun temel nedeni sol’un geleneksel referanslarının önemini yitirmesi değil, halkın artık seküler bir tavır takınamayacağına kanaat edilmesidir. Bizim referansları kabul etmiyor musunuz? Sizin referanslarınızda bizi doğruluyor mantığının kurulmaya çalışılmasıdır. Onlardan da ricamız en azından Ramazan ayını es geçmeleri. Çünkü bu halkın sahte Müslümanlığı ya da işine gelmeyince Müslümanlığını unutması kabak tadı vermeye başladı artık. İslami referansların para etmediğini ve herkesin politik çıkarları gereği bildiğini okuduğunu anlamamız gerekiyor.

                Geçtiğimiz hafta memleketim Diyarbakır’daydım. Diyarbakır’da da Ramazan hazırlıkları tüm hızıyla devam ediyordu. Peynirciler çarşısında, zahirecilerde, esnafta bir hareketlilik vardı. Ramazan sohbetlere de sirayet etmişti. Diyarbakır halkının geneli mütedeyyin olduğu için Ramazan ayına verilen önem de epeyce fazla tabi. Tanıdıklar ise Ramazan ayı münasebetiyle son duble rakılarını içiyordu, rakıya bir aylık ara veriyorlardı…

                Aslında bu yazıyı yazmamın sebebi Batıdaki Müslümanlık algısının Kürdistan coğrafyasında farklı olması, ya da batıdaki bazı meselelerin Kürdistan’daki dindaşları tarafından çok başka anlamlar ifade etmesi… Çünkü arada çok büyük farklar var ve bu farklar, mevcut Müslümanlık paradigması ile üzeri örtülecek ve çözülecek şeyler değil...

                  Müslümanlığın Kürdistan’daki ikiyüzlülüğünü ortaya çıkaran en önemli hareket sanırım “Sivil Cuma” namazlarıydı. Camilerde kendi adına hutbe okutan Erdoğan’a ve AKP siyasetine göre vaaz veren imamlara karşı bir tavır olarak, şehrin meydanlarında binlerce insanın bir araya gelerek kıldığı Cuma namazları bence son dönemlerde AKP’ye karşı yapılan en yaratıcı ve sahici “eylemdi.” Böylece; hem Allah ile kul arasına giren “Türkçe” aradan çıkarılmıştı hem de cemaat AKP siyasetinden korunmuştu. Kürdistan coğrafyası dışında TOMA’ların ve panzerlerin nezaretinde Cuma namazı kılınan tek yer Filistin olsa gerek! Bu memleketin Müslümanlarına ise; Kürdistan Filistin’den daha uzak ve daha yabancı!          

                  Çocuklarla devam edelim; Alipaşa semtindeki Tarihi Behram Paşa Cami’sinin avlusunda Kuran Kursu’na giden ve hocanın gelmesini bekleyen çocuklarla biraz sohbet ettikten sonra, onları kameraya çektim ve çocuklardan bir şeyler söylemelerini rica ettim. Hemen elleriyle zafer işareti yaparak; “dişe diş, kana kan, seninleyiz Öcalan” diye slogan atmaya başladılar. Cami avlusunda, önlerinde Elifba, dillerinde bu ülkenin en radikal sloganlarından biri! Bedeli ağır olan bu slogan çocuklar için hayatın ilk cümlesi gibi. Kürdün Elifba’sı isyanla başlıyor…

                  Ulu cami civarındaki (Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar’dan hatırlarsınız!)  kahvelerde birkaç Xalo ile sohbet ettim. Ramazan aylarında verdikleri fitre ve zekâtı cezaevlerinde yatan KCK tutuklularına vereceklerini söylediler. “Onlar bizim özgürlüğümüz için mücadele ediyorlar ve mağdur oluyorlar, sahip çıkmamız lazım.” diyorlardı. Madem ihtiyacı olana verilmesi farz, onlarda ihtiyacı olana veriyorlar. Diyarbakırlılar, hem dini vecibelerini yerine getiriyorlar hem de evlatlarına sahip çıkıyorlar! Allah kabul etsin… İtirazı olan!

                        Mezarlık ziyareti esnasında, Gerilla mezarlarının sürekli tahrip edildiğini duydum. Ölüye saygı göstermenin, arkasından bile konuşmamanın öğütlendiği İslam öğretisinde; Müslümanlar tarafından, yaşamını yitiren gerillaların mezar taşları bile kırılıyordu. Yaşamını yitiren gerillaların naaşına,  insanlık dışı muamelelerin yapıldığını biliyorduk, anlaşılan bu yetmemiş, sıra mezar taşlarına gelmiş! Bayram sabahı mezarlık ziyaretine giden ve mezar taşının kırıldığını gören ailelerinin karşılaştığı manzarayı birlikte hayal edelim! Her ikisi de Müslüman olan iki insandan biri ölünce şehit, diğeri terörist oluyor. Şimdilerde; kırılacak mezar taşı bile olmasın diye, öldürülen Kürtlerin topluca gömüldüklerini de öğreniyoruz. İstanbul’un göbeğinde, Arnavutköy’deki Rum mezarlığını top sahası yapan zihniyet, Kürde ne yapmaz…

                  Merak ediyorum; askerin biri bir gün namaz kılan bir gerilla ile karşılaştığında ne yapacak diye? Karşısında kendi ile farklı şeyler düşünen bir Müslüman mı görecek yoksa bir suçlu mu? Bence tetiği çekmek için en fazla namazın bitmesini bekler. Malum Müslümanlıkta hoş görü var!  Biz bu hoşgörüyle 7 Ocak 1998’de Malatya’da oruç tutmadığı için katledilen Kürt öğrenci Ümit Cihan Tarho ile (Ümit'in katili beş yıl yatıp afla çıktı, ardından intihar etti.)  bir kez daha tanışmıştık. Bu ülkenin Müslüman’ı oruç tutmayan birini vuracaksa Kürt olmasına dikkat eder. Emekçisi ise yumruk atmak için, Kürt toprak ağasını bekler! Bu ülkenin iftar sofraları Kürd’e kapalıdır. Açıksa da sadece “yaradandan ötürüdür” o da Kürtlüğünü bırakması şartıyla!

                 Hucurat suresi’nin; “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ’birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık.” Ayeti buralarda bir anlam ifade etmiyor, varlığımızdan çok rahatsızsanız bizi sevmenize sebep olan yaradanınıza sığının! Bizden alacağınız cevap sabittir. İsyandır!

  Hayırlı Ramazanlar…

Ahmet Saymadi / 31 Temmuz 2011 Pazar

---
(Ben bu satırları yazarken annem yan odada Yasin okuyordu…)

14 Temmuz 2011 Perşembe

SİLVAN YANIYOR!

SİLVAN YANIYOR.


Her şeyi geçtim! Ortada yitirilmiş 20 can var!

Dedem Silvanlıdır. Silvan’ın bir Malabadi Köprüsü vardır. Oradan hatırlanırdı Silvan. Birkaç saattir, bize; girişi çıkışı yasaklanan beldeleriyle, kolordu büyüklüğünde bir kuvvetin yaptığı operasyonla, yakılan ormanlarıyla, üzerinde hiç dinmeyen helikopter ve uçak sesleriyle, bombalanan çatışma alanlarıyla hatırlatılıyor. Haritanın yırtılan yerinin adı bugün Silvan’dı… Silvan yanıyor, yakılıyor…

Bir şok haber olmaktan öteye geçemeyen çatışmalar ve askeri operasyonlar, öldürmekte ustalaşanların sayesinde hayatımıza geri döndü. Anlaşılan, bize taşı kırmakta ustalaşmak düşüyor! Tüm televizyon kanallarının çatışmaları aynı anda flaş haber olarak geçmesi, devlet bürokrasisinin mevcut programlarını iptal etmesi, şehitlere devlet töreni yapılması, sokaklara dökülen milliyetçilerin “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırması dışında ne yaşanacak yarın? Ne değişecek?

Bu insanlar neden öldü diye bir soru sorulmayacak! Gerillanın neden dağa çıktığına dair bir soruya cevap aranmasını beklemiyorum zaten! Bu kez ortaya saçılan bir gerçek daha var; Silvan’daki çatışmayı kökten halletmek isteyen TSK,  uçaklarla bölgeyi bombalamış ve çıkan yangının ortasında kalan askerlerin ölüm sebebinin bu yangınmış! Üstüne üstlük Silvan Belediyesi’ne ait itfaiye araçları yangın yerine gönderilmemiş. Kürdün Belediyesine ait suya da ihtiyacı yok TSK’nin. Yani askerler çatışmada değil, TSK’nin yarattığı cehennemde can vermiş. Ayrıca, orman yangınlarına Kürt Bölgesi’nde karşı değil devlet, hiç orman yanmazsa, kendi yakar!  Vatandaş bu gerçekleri kurcalayıp işin aslını mı araştıracak? Kurunun yanında yaş da yanar mı diyecek? Yoksa tüm bu yaşananları görmezden mi gelecek? 

Daha şimdiden dört bir yandan sesler gelmeye başladı, en iyimseri şöyle; “Kürtlerin haklı olduğu taraflar var ama… Talepleri kabul edilemez. Şehitlerin hesabını vermeliler.”  Yaşamını yitiren 7 gerilladan bahseden yok. Zaten onlar “ölü ele geçirilmişti ya da öldürülmüştü” değil mi? Sadece yazması kolay;  13 asker 7 gerilla yaşamını yitirdi… Neresinden bakarsak bakalım, 20 gencecik insan artık aramızda değil. Çatışmaları hayatımıza geri döndüren AKP ve devlet bürokrasisi yaşamını yitirenlerin tek failidir yani katildir. Seçimlerden bu yana takındığı tavır, bugünlerin habercisiydi. 

Mehtap bu geceyi aydınlattı, güneş yarın günümüzü karartacak. Türk Silahlı Kuvvetlerinin “zayiatı” az göstermek için ağır yaralı diye tanımladığı askerlerin ve ölü ele geçireceği gerillaların ölüm haberleri gelecek yarın.

13 askerin cenazesi törenle kaldırılırken, 7 gerillanın cenazesi ailelerine günler sonra teslim edilecek. Gerillaların bedenlerinde insanlık dışı tahribatlar görülecek. Yaşarken birbirimize insan gibi davranamayacağız, birbirimizi anlamayacağız, hatta anlamamak için elimizden geleni yapacağız! Bunu anladım. Birbirimizi “öldürmeye veya ölü ele geçirmeye” devam edeceğiz onu da anladım. Bari en azından birbirimizi toprağa gömerken insan demeyi, insan gibi davranmayı öğrenelim. Kürtler çok şey mi istiyor! Şu anda söylenecek tek şey; Yaşamını yitirenlerin ailelerinin başı sağ olsun!

---

Malabadi Köprüsü, orada başladı bitti! Bu gariplerin öyküsü…

Ahmet Saymadi / 14 Temmuz 2011




9 Temmuz 2011 Cumartesi

AKP’LİYSEN ALLAH BAŞKA KEDER VERMESİN!*


AKP’LİYSEN ALLAH BAŞKA KEDER VERMESİN!*

               Murat Belge, Ezgi Başaran (1) ile yaptığı söyleşide, Sırrı Süreyya Önder’in Metin Lokumcu ile ilgili olarak,  “Yetmez ama evetçiler ölen adamların ölümünden sorumludur” demiş. Ardından Sırrı Süreyya Önder Murat Belge’yi aramış “Ben böyle bir şey söylemedim” demiş. Murat Belge de özür dileyerek cevaben şöyle demiş: “Benim açımdan asıl sorun, onun da böyle konuşanlarla aynı paralelde davranmasıydı.” (2) Birden aklıma geldi; 01 Haziran tarihinde facebooka böyle bir ileti yazmıştım, şöyleydi: “Bir gün AKP'den hesap soracağız. Ama AKP'ye yardakçılık eden liberallerden iki kere hesap soracağız. Metin Lokumcu'nun katline ortak olduklarını onlara hatırlatacağız... Yetmez ama..."  Metin Lokumcu’nun öldürülmesine duyduğum öfke ile yazmışım. Sanırım Murat Belge beni takip ediyor! 

              Ben de Murat Belge’nin röportajında söyledikleri ile ilgili bir şeyler söyleyeyim, madem kendisi bizi anmış! Önce, “13 Haziran sabahı memnundum” cümlesi ile başlayalım. Aranızda 13 Haziran sabahı halinden memnun olan var mıydı? Seçim barajına, engellemelere rağmen Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu 36 vekili meclise taşımayı başarmıştı. Ama ortada bir 326 (Çalınan vekillikle artık 327) vardı. AKP’nin yaptığı onca zulme rağmen, seçimden başarı ile çıkması karşısında insan nasıl halinden memnun olabilir, ben anlamıyorum!

          Murat Belge sonra bir bakmış, aaa ne görsün “Baktım BDP ve AKP dövüşmekteler.” Hatip Dicle’nin yerine Oya Eronat meclise gidecek, KCK tutuklusu vekiller tahliye edilmeyecek, yüz binlerce insanın iradesi yok sayılacak, askeri operasyonlar devem edecek,  insanlar yine saçma nedenlerle KCK adı altında tutuklanmaya devam edecek, BDP’de buna sessiz kalacak! Kürt Özgürlük Hareketi Olanca samimiyetiyle barış için elinden geleni yaparken, AKP’nin yaptığı saldırıları görmeyip durumu “dövüşmek” gibi algılamak, dövüşmemelerini isteyen birisi için bile zorlama bir tespit.

           Usanç içine düşen Murat Belge devam ediyor: “hep aynı monoton sorunlar içinde döndüğümüzü görüyorum. Sorunlar aynı, sorunlara reaksiyon biçimleri aynı, insanların birbirini suçlama şekilleri aynı…” Bir yerde haklı; 40 yıldır (daha fazla olması kuvvetle muhtemel) Kürt halkına uygulanan inkâr ve asimilasyon politikası, İşçilere ve emekçilere uygulanan sömürü, kadınlar üzerindeki baskılar değişmiyor.  Değişen ise mücadele dinamikleri, Kürtler kendilerine yapılanları kabul etmiyor ve değiştirmek için topyekün mücadele ediyor. İşçi sınıfı gücünün farkına varmaya başlıyor. Kadınlar neredeyse her gün sokaklarda. Bir yerde daha haklı; Erkek egemen düzene, burjuvaziye, tekçi devlet yapısına suçlamalarımız aynı!

             Diğer sol liberal çevreler gibi Murat Belge’de içinde bir korku taşıyor: “Mesela şimdiye kadar bir darbe olması gerekiyordu, olmadı.” Bu ordunun ABD’den icazet almadan darbe yaptığı ne zaman görülmüş. ABD’den icazet kanalları AKP’ye çalışırken biz neden darbe korkusuyla yaşayalım? Darbe olmadı dokuz yıldır, peki sömürü ilişkilerinde bir değişiklik var mı? Yok. Askerin baskısını aratmayan (Gelen gideni aratır.) Polis ne peki?  Biz uzun zaman önce zaten bu ülke bir polis devleti demeye başlamıştık. Ordu yerini başka bir silahlı güce polise bırakırken, AKP orduyu zayıflatıyorum tezi ile rant sağladı. Artık hayatımızda darbe yapmasına bile gerek kalmayan, hayatımızın her anını TMK ile cehenneme çevirebilen bir polis ve sürekli sıkıyönetim halimiz var. Polis despotizminden de bahseden Murat Belge, polisin hükümete bağlı olduğunu ve AKP’nin polis teşkilatında çok örgütlü olduğu gerçeğini atlıyor. Polisin asılsız suçlamalarla tutukladı insan sayısı yakında 12 Eylül’ü geçecek! Ama neyse ki darbe yok!

                Devrim meselesi var bir de; “Türkiye öyle tuhaf ki, birinin muhafazakâr olması için önce devrim yapması gerekiyordu. Ki onlar da onu yaptı. Askeri geriletme meselesi bayağı devrim.” Birikim dergisinin Ekim/Kasım 1979 tarihli ayısının 18. Sayfasında şöyle bir değerlendirme var: “siyasal gelişmeler bir iktidar krizi eksenindedir. Kapitalist mülk sahibi sınıflar ile geleneksel üretim düzeninin orta büyük mülk sahibi sınıfları arasında, büyük bürokrasi ve ordu komuta kadrolarının da katıldığı bu mücadele, mevcut siyasal düzenin üst kurumları içinde cereyan etmektedir.  Toplumun iki ayrı cepheye ayrıştığı bu mücadele sürecinde devletin bürokratik aygıtı, hatta güvenlik güçleri toplumdaki genel saflaşmaya bağlı olarak ayrışmaya başlamış, bizatihi devlet aygıtının kendisi “Mücadele Alanları”ndan biri olmuştur.” Tespit çok tanıdık değil mi? 1979’ta burjuvazinin iki kutbu arasındaki devlet aygıtına sahip olma mücadelesi ve iktidar krizi, 2011’de devrim diye nitelenebiliyor! Ben devrim göremiyorum, ya siz?

              Murat Belge söyleşisinin en can alıcı yeri ise Metin Lokumcu için kurduğu cümleydi: “Yalnız, Hopa’daki gariban adamın bu kadar heyecanlanacağı bir durum yoktu. Biraz da yapay olarak pompalanan, ucu Ergenekon’a uzanan bir gerginlikti.” Burası ile ilgili çok söz söylendi, Karadeniz’de HES’lere karşı verilen mücadeleyi ve mücadele veren örgütlerin geleneksel yapılarını da iyi bilir Murat Belge. Karadeniz’de verilen mücadeleyi, Ergenekon’a bağlayarak, hem Karadeniz’de yapılan doğa tahribatını görmezden geliyor, hem de orada mücadele eden insanlar ile ilgili iftirada bulunuyor.    

              Röportajda Murat Belge’nin seçim sabahına kadar AKP’ye oy verme eğiliminde olduğunu anlıyoruz: “Yani seçimde bütün bu geçmişten ötürü yine AKP’ye oy verecek bir kafadaydım. Ama seçim sabahı uyandığımda AKP’ye oy veremeyeceğimi hissettim. Ve oy kullanmadım.” Kendini komünist diye tanımlayan birisi hangi dayanaklarla AKP’ye oy verir anlamak mümkün değil. AKP kısaltmasındaki “K” harfini komünist olarak algılamış olabilir mi?

              Cevaben yazdığı yazıda referandumda “hayır” oyu verenlerle ilgili olarak: “hayır” demenin, “hayır” oylarının sayısını yükseltmiş olmanın, Ergenekon mücadelesi veren kesimin işine yaradığı, durumun nesnel olarak böyle olduğu, bu sonucu verdiği kanısındayım.” Demiş. Peki, “yetmezinden evet” kimin işine yaradı. Referandum günü sonuçlar değerlendirilirken, evet oylarını AKP’nin başarısı ve desteği gibi yorumladılar mı?  

               Murat Belge’nin yazısında vurguladığı ve benim de katıldığım bir nokta var: “Bir bakana yumurta atan öğrencileri düşün… Niçin darbeler iyidir diyen Süheyl Batum’a atmıyorlar?” Sol, sosyalist çevreler AKP’ye gösterdikleri tepkiyi aynı şeklide CHP’ye de göstermeliler. Burjuvazinin iki ayrı kanadından birine tepki gösterilmemesi birinin üstü kapalı da olsa tercih edildiği anlamına gelebilir. Böyle bir tutumdan dikkatle kaçınmak gerek.  

               Bir de tabi Murat Belge’ye destek cephesi var. Sürekli olarak “AKP zaten muhafazakâr sağ bir parti, AKP’den bu kadar çok şey beklemenizi anlamıyoruz!” (3) diyorlar. Bizim bir şey beklediğimiz yok ama sizin dolaylı da olsa AKP’yi desteklemenizi anlamıyoruz. Tayyip Erdoğan’ın tarihe geçmesi için Kürt sorununu çözmesini istiyorlar; Tayyip Erdoğan zaten tarihe geçti, nasıl geçtiğini bu ülkenin yoksullarına, ezilenlerine sorun onlar anlatır!


Ahmet Saymadi / 09 Ağustos 2011 Cumartesi


                               




 *    Başlık cümlesi, Sırrı Süreyya Önder’den.