14 Temmuz 2011 Perşembe

SİLVAN YANIYOR!

SİLVAN YANIYOR.


Her şeyi geçtim! Ortada yitirilmiş 20 can var!

Dedem Silvanlıdır. Silvan’ın bir Malabadi Köprüsü vardır. Oradan hatırlanırdı Silvan. Birkaç saattir, bize; girişi çıkışı yasaklanan beldeleriyle, kolordu büyüklüğünde bir kuvvetin yaptığı operasyonla, yakılan ormanlarıyla, üzerinde hiç dinmeyen helikopter ve uçak sesleriyle, bombalanan çatışma alanlarıyla hatırlatılıyor. Haritanın yırtılan yerinin adı bugün Silvan’dı… Silvan yanıyor, yakılıyor…

Bir şok haber olmaktan öteye geçemeyen çatışmalar ve askeri operasyonlar, öldürmekte ustalaşanların sayesinde hayatımıza geri döndü. Anlaşılan, bize taşı kırmakta ustalaşmak düşüyor! Tüm televizyon kanallarının çatışmaları aynı anda flaş haber olarak geçmesi, devlet bürokrasisinin mevcut programlarını iptal etmesi, şehitlere devlet töreni yapılması, sokaklara dökülen milliyetçilerin “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırması dışında ne yaşanacak yarın? Ne değişecek?

Bu insanlar neden öldü diye bir soru sorulmayacak! Gerillanın neden dağa çıktığına dair bir soruya cevap aranmasını beklemiyorum zaten! Bu kez ortaya saçılan bir gerçek daha var; Silvan’daki çatışmayı kökten halletmek isteyen TSK,  uçaklarla bölgeyi bombalamış ve çıkan yangının ortasında kalan askerlerin ölüm sebebinin bu yangınmış! Üstüne üstlük Silvan Belediyesi’ne ait itfaiye araçları yangın yerine gönderilmemiş. Kürdün Belediyesine ait suya da ihtiyacı yok TSK’nin. Yani askerler çatışmada değil, TSK’nin yarattığı cehennemde can vermiş. Ayrıca, orman yangınlarına Kürt Bölgesi’nde karşı değil devlet, hiç orman yanmazsa, kendi yakar!  Vatandaş bu gerçekleri kurcalayıp işin aslını mı araştıracak? Kurunun yanında yaş da yanar mı diyecek? Yoksa tüm bu yaşananları görmezden mi gelecek? 

Daha şimdiden dört bir yandan sesler gelmeye başladı, en iyimseri şöyle; “Kürtlerin haklı olduğu taraflar var ama… Talepleri kabul edilemez. Şehitlerin hesabını vermeliler.”  Yaşamını yitiren 7 gerilladan bahseden yok. Zaten onlar “ölü ele geçirilmişti ya da öldürülmüştü” değil mi? Sadece yazması kolay;  13 asker 7 gerilla yaşamını yitirdi… Neresinden bakarsak bakalım, 20 gencecik insan artık aramızda değil. Çatışmaları hayatımıza geri döndüren AKP ve devlet bürokrasisi yaşamını yitirenlerin tek failidir yani katildir. Seçimlerden bu yana takındığı tavır, bugünlerin habercisiydi. 

Mehtap bu geceyi aydınlattı, güneş yarın günümüzü karartacak. Türk Silahlı Kuvvetlerinin “zayiatı” az göstermek için ağır yaralı diye tanımladığı askerlerin ve ölü ele geçireceği gerillaların ölüm haberleri gelecek yarın.

13 askerin cenazesi törenle kaldırılırken, 7 gerillanın cenazesi ailelerine günler sonra teslim edilecek. Gerillaların bedenlerinde insanlık dışı tahribatlar görülecek. Yaşarken birbirimize insan gibi davranamayacağız, birbirimizi anlamayacağız, hatta anlamamak için elimizden geleni yapacağız! Bunu anladım. Birbirimizi “öldürmeye veya ölü ele geçirmeye” devam edeceğiz onu da anladım. Bari en azından birbirimizi toprağa gömerken insan demeyi, insan gibi davranmayı öğrenelim. Kürtler çok şey mi istiyor! Şu anda söylenecek tek şey; Yaşamını yitirenlerin ailelerinin başı sağ olsun!

---

Malabadi Köprüsü, orada başladı bitti! Bu gariplerin öyküsü…

Ahmet Saymadi / 14 Temmuz 2011




9 Temmuz 2011 Cumartesi

AKP’LİYSEN ALLAH BAŞKA KEDER VERMESİN!*


AKP’LİYSEN ALLAH BAŞKA KEDER VERMESİN!*

               Murat Belge, Ezgi Başaran (1) ile yaptığı söyleşide, Sırrı Süreyya Önder’in Metin Lokumcu ile ilgili olarak,  “Yetmez ama evetçiler ölen adamların ölümünden sorumludur” demiş. Ardından Sırrı Süreyya Önder Murat Belge’yi aramış “Ben böyle bir şey söylemedim” demiş. Murat Belge de özür dileyerek cevaben şöyle demiş: “Benim açımdan asıl sorun, onun da böyle konuşanlarla aynı paralelde davranmasıydı.” (2) Birden aklıma geldi; 01 Haziran tarihinde facebooka böyle bir ileti yazmıştım, şöyleydi: “Bir gün AKP'den hesap soracağız. Ama AKP'ye yardakçılık eden liberallerden iki kere hesap soracağız. Metin Lokumcu'nun katline ortak olduklarını onlara hatırlatacağız... Yetmez ama..."  Metin Lokumcu’nun öldürülmesine duyduğum öfke ile yazmışım. Sanırım Murat Belge beni takip ediyor! 

              Ben de Murat Belge’nin röportajında söyledikleri ile ilgili bir şeyler söyleyeyim, madem kendisi bizi anmış! Önce, “13 Haziran sabahı memnundum” cümlesi ile başlayalım. Aranızda 13 Haziran sabahı halinden memnun olan var mıydı? Seçim barajına, engellemelere rağmen Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu 36 vekili meclise taşımayı başarmıştı. Ama ortada bir 326 (Çalınan vekillikle artık 327) vardı. AKP’nin yaptığı onca zulme rağmen, seçimden başarı ile çıkması karşısında insan nasıl halinden memnun olabilir, ben anlamıyorum!

          Murat Belge sonra bir bakmış, aaa ne görsün “Baktım BDP ve AKP dövüşmekteler.” Hatip Dicle’nin yerine Oya Eronat meclise gidecek, KCK tutuklusu vekiller tahliye edilmeyecek, yüz binlerce insanın iradesi yok sayılacak, askeri operasyonlar devem edecek,  insanlar yine saçma nedenlerle KCK adı altında tutuklanmaya devam edecek, BDP’de buna sessiz kalacak! Kürt Özgürlük Hareketi Olanca samimiyetiyle barış için elinden geleni yaparken, AKP’nin yaptığı saldırıları görmeyip durumu “dövüşmek” gibi algılamak, dövüşmemelerini isteyen birisi için bile zorlama bir tespit.

           Usanç içine düşen Murat Belge devam ediyor: “hep aynı monoton sorunlar içinde döndüğümüzü görüyorum. Sorunlar aynı, sorunlara reaksiyon biçimleri aynı, insanların birbirini suçlama şekilleri aynı…” Bir yerde haklı; 40 yıldır (daha fazla olması kuvvetle muhtemel) Kürt halkına uygulanan inkâr ve asimilasyon politikası, İşçilere ve emekçilere uygulanan sömürü, kadınlar üzerindeki baskılar değişmiyor.  Değişen ise mücadele dinamikleri, Kürtler kendilerine yapılanları kabul etmiyor ve değiştirmek için topyekün mücadele ediyor. İşçi sınıfı gücünün farkına varmaya başlıyor. Kadınlar neredeyse her gün sokaklarda. Bir yerde daha haklı; Erkek egemen düzene, burjuvaziye, tekçi devlet yapısına suçlamalarımız aynı!

             Diğer sol liberal çevreler gibi Murat Belge’de içinde bir korku taşıyor: “Mesela şimdiye kadar bir darbe olması gerekiyordu, olmadı.” Bu ordunun ABD’den icazet almadan darbe yaptığı ne zaman görülmüş. ABD’den icazet kanalları AKP’ye çalışırken biz neden darbe korkusuyla yaşayalım? Darbe olmadı dokuz yıldır, peki sömürü ilişkilerinde bir değişiklik var mı? Yok. Askerin baskısını aratmayan (Gelen gideni aratır.) Polis ne peki?  Biz uzun zaman önce zaten bu ülke bir polis devleti demeye başlamıştık. Ordu yerini başka bir silahlı güce polise bırakırken, AKP orduyu zayıflatıyorum tezi ile rant sağladı. Artık hayatımızda darbe yapmasına bile gerek kalmayan, hayatımızın her anını TMK ile cehenneme çevirebilen bir polis ve sürekli sıkıyönetim halimiz var. Polis despotizminden de bahseden Murat Belge, polisin hükümete bağlı olduğunu ve AKP’nin polis teşkilatında çok örgütlü olduğu gerçeğini atlıyor. Polisin asılsız suçlamalarla tutukladı insan sayısı yakında 12 Eylül’ü geçecek! Ama neyse ki darbe yok!

                Devrim meselesi var bir de; “Türkiye öyle tuhaf ki, birinin muhafazakâr olması için önce devrim yapması gerekiyordu. Ki onlar da onu yaptı. Askeri geriletme meselesi bayağı devrim.” Birikim dergisinin Ekim/Kasım 1979 tarihli ayısının 18. Sayfasında şöyle bir değerlendirme var: “siyasal gelişmeler bir iktidar krizi eksenindedir. Kapitalist mülk sahibi sınıflar ile geleneksel üretim düzeninin orta büyük mülk sahibi sınıfları arasında, büyük bürokrasi ve ordu komuta kadrolarının da katıldığı bu mücadele, mevcut siyasal düzenin üst kurumları içinde cereyan etmektedir.  Toplumun iki ayrı cepheye ayrıştığı bu mücadele sürecinde devletin bürokratik aygıtı, hatta güvenlik güçleri toplumdaki genel saflaşmaya bağlı olarak ayrışmaya başlamış, bizatihi devlet aygıtının kendisi “Mücadele Alanları”ndan biri olmuştur.” Tespit çok tanıdık değil mi? 1979’ta burjuvazinin iki kutbu arasındaki devlet aygıtına sahip olma mücadelesi ve iktidar krizi, 2011’de devrim diye nitelenebiliyor! Ben devrim göremiyorum, ya siz?

              Murat Belge söyleşisinin en can alıcı yeri ise Metin Lokumcu için kurduğu cümleydi: “Yalnız, Hopa’daki gariban adamın bu kadar heyecanlanacağı bir durum yoktu. Biraz da yapay olarak pompalanan, ucu Ergenekon’a uzanan bir gerginlikti.” Burası ile ilgili çok söz söylendi, Karadeniz’de HES’lere karşı verilen mücadeleyi ve mücadele veren örgütlerin geleneksel yapılarını da iyi bilir Murat Belge. Karadeniz’de verilen mücadeleyi, Ergenekon’a bağlayarak, hem Karadeniz’de yapılan doğa tahribatını görmezden geliyor, hem de orada mücadele eden insanlar ile ilgili iftirada bulunuyor.    

              Röportajda Murat Belge’nin seçim sabahına kadar AKP’ye oy verme eğiliminde olduğunu anlıyoruz: “Yani seçimde bütün bu geçmişten ötürü yine AKP’ye oy verecek bir kafadaydım. Ama seçim sabahı uyandığımda AKP’ye oy veremeyeceğimi hissettim. Ve oy kullanmadım.” Kendini komünist diye tanımlayan birisi hangi dayanaklarla AKP’ye oy verir anlamak mümkün değil. AKP kısaltmasındaki “K” harfini komünist olarak algılamış olabilir mi?

              Cevaben yazdığı yazıda referandumda “hayır” oyu verenlerle ilgili olarak: “hayır” demenin, “hayır” oylarının sayısını yükseltmiş olmanın, Ergenekon mücadelesi veren kesimin işine yaradığı, durumun nesnel olarak böyle olduğu, bu sonucu verdiği kanısındayım.” Demiş. Peki, “yetmezinden evet” kimin işine yaradı. Referandum günü sonuçlar değerlendirilirken, evet oylarını AKP’nin başarısı ve desteği gibi yorumladılar mı?  

               Murat Belge’nin yazısında vurguladığı ve benim de katıldığım bir nokta var: “Bir bakana yumurta atan öğrencileri düşün… Niçin darbeler iyidir diyen Süheyl Batum’a atmıyorlar?” Sol, sosyalist çevreler AKP’ye gösterdikleri tepkiyi aynı şeklide CHP’ye de göstermeliler. Burjuvazinin iki ayrı kanadından birine tepki gösterilmemesi birinin üstü kapalı da olsa tercih edildiği anlamına gelebilir. Böyle bir tutumdan dikkatle kaçınmak gerek.  

               Bir de tabi Murat Belge’ye destek cephesi var. Sürekli olarak “AKP zaten muhafazakâr sağ bir parti, AKP’den bu kadar çok şey beklemenizi anlamıyoruz!” (3) diyorlar. Bizim bir şey beklediğimiz yok ama sizin dolaylı da olsa AKP’yi desteklemenizi anlamıyoruz. Tayyip Erdoğan’ın tarihe geçmesi için Kürt sorununu çözmesini istiyorlar; Tayyip Erdoğan zaten tarihe geçti, nasıl geçtiğini bu ülkenin yoksullarına, ezilenlerine sorun onlar anlatır!


Ahmet Saymadi / 09 Ağustos 2011 Cumartesi


                               




 *    Başlık cümlesi, Sırrı Süreyya Önder’den.


13 Haziran 2011 Pazartesi

KALBİNİZDE BARIŞA BİR YER AÇIN



 İbrahim Oruç ve Metin Lokumcu’nun anısına saygıyla…


Birçok politik faaliyet içerisinde yer aldım bugüne kadar. Hiçbiri bu kadar yormamıştı ve hiçbiri bu kadar sevindirmemişti beni. Dün gece Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun desteklemiş olduğu 36 adayın birden meclise girmiş olması sevincimizi amuda kaldırdı. Aslında ben 35 biliyordum, son dakika Dilan aradı, uyumadan önce son müjdeyi verdi; “36 olduk”. Mecliste, bir önceki dönemden daha güçlü bir muhalefet odağının nüveleri atılmış oldu böylece. Belki de kısaca şöyle diyebiliriz; sokaktaki gücümüz,  meclise yansıdı. Neyse; Onlar erdi muradına, biz çıkalım balkonuna. Akın Birdal’ın ve Ferhat Tunç’un girememesi ise üzdü. Merak etmeyin Gani Rüzgâr Şavata ile ilgili üzüntümü anlatıp burada sizi ağlatmayacağım!

Ben çalışmaların içinde olduğum İstanbul 2. Bölge’den, Sırrı Süreyya Önder kampanyasından bahsetmek istiyorum biraz. Her şey Sırrı Süreyya Önder’in damatlığından kalma kravatı ve swatch saati ile başladı. Bir nevi düğün salonu afişini andıran afişler çok eleştiri aldı. Kravatın fotoğrafçıda alelacele bulunan bir kravat olduğu iddiaları kamuoyunda bayağı bir yer etti. Sonra yapılan incelemeler sonucunda damatlık kravatı olduğu ve başka kravatı olmadığı tespit edildi. Saat ise sadece fotojenik değilmiş, afişte çirkindi ama Sırrı Abi’nin kolunda pek şık duruyordu. Kampanyanın en gizli kahramanlarından ve günde 30 saat bilgisayara bakan, kör olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Erkan’ın çabaları sonucunda bu kez de “albüm kapağı” gibi olmuş denilen çok güzel bir afiş hazırlandı.

Sırrı Süreyya’nın Espritüel veya şakacı olarak nitelendirilebilen yapısı, siyaset işin işine karışınca “nüktedan” oluverdi. Hiç çıkarmadığı deri ceketi fenomen oldu. Tüm seçim çalışmasını yürütürken giydiği ve bence gardırobunda bir düzine olan Lacoste tşörtleri, gömlek geleneğini yıktı (Sebahat Tuncel’in kot pantolon giymesi de aynı minvalde değerlendirilebilir.) Dürüst adam tipolojisi, mahalle ağzıyla “Harbi adam” oldu. Gençler Kafiyeli ismi sayesinde pek yaratıcı sloganlar üretti; “Barış için bir rüya, Sırrı süreyya” ve “Sırrı Süreyya Önder, Bir oy verrr, meclise gönderrrrr” bir nevi ramazan davulcusu narasını andıran bu son slogan da siyasilerimiz tarafından pek “nüktedan” bulundu. (örnek olarak,  Barış için bir dal, Akın Birdal) Bir de Blok mu? Bloğ mu? Çözemedik!

Sırrı Süreyya’nın günlük programı ibretlikti. Biri başlayıp biri biten yoğun programa Sırrı Abi’nin yorumu genelde şuydu; “Zırh gibi” Yöre dernekleri ile ilgili yazdığı yazıyı neyse ki yöre derneği başkanları okumamıştı, yoksa halimiz haraptı. Kendisini eleştiren Feminist ve Eşcinsel örgütleri ile karşı karşıya gelmekten çekinmedi.  Yanlış söylediği her cümle için özür diledi. Ziyarete gittiği her yerde, yoğun ilgiyle karşılaştı, selamlaşıp öptüğü insanlar o kadar çoktu ki, tüm hastalıklara karşı bağışıklık kazanmış olabilir. O kadar çok insanla fotoğraf çektirdi ki bir ara; “Abi sadece fotoğraf çekenler oy verse bu iş tamam”  nüktedanlığında bulunuverdim!

Sürekli engellendik, sayısını hatırlamıyorum! 1 Haziran şöleninde polis Gezi Parkı’nı demir bariyerlerle ablukaya aldı. Ses aracı, Gezi Parkı’na girerken bağlandı. Kurduğumuz çadır, hemen kaldırıldı, üstelik yanımızdaki diğer partiler dururken! Seyyar “Sahnekondu” aracımız Tarlabaşı’ndan çıkamadı. Şişli’den yürüyemedik. Kaç kez saldırıya uğradık. Bu engeller bizim yolumuzun dikenleri oldu sadece. Gözaltılar, tutuklamalar, yaralılar…

Neşeli şeyler de oldu. Ses aracı ile Pera Palas’ın önünden geçerken, yeni evli çok zengin bir çift, karşılarında fotoğraf ve kamera ordusuna poz veriyordu. Seçim aracını durdurup mikrofondan “Sırrı Süreyya Önder mutlulukla diler” dediğimde, herkes şaşkına döndü, damadın şapşal şapşal el sallayışı hala gözümün önünde. 37 yaşında 7 çocuk babası Hayri yoldaşın, “herkesin oyu arttı ama bizimki daha çok” demesi ise hala akıllarda. Adam haklı! Bu arada Hayri Beyoğlu BDP ilçe başkanı, İstanbul’da bu kadar çalışkan bu kadar sevilen bir ilçe başkanı daha yoktur sanırım.

Sabah yapılan verimli planlama toplantıları ve akşam kimsenin kimseyi anlamadığı kabusumuz olan değerlendirme toplantıları.  Yorgunluktan, perişan olan bizler, havanda su yerine kendimizi dövmeye başlamıştık. Ortada kalan işlerin dönüp dolaşıp herkese üç kez gelmesi ise başka mevzu, bir iş “önerenin elinde kalır” kuralı bu kampanyada da geçerliydi.

Bir de dosta düşmana dair bir şeyler söylemek lazım. Seçim süreci boyunca Sırrı Süreyya Önder, Altan Tan, Ertuğrul Kürkçü üzerinden bloğa saldıranlar, cevaplarını sanırım sandıkta aldılar. Onlara pek laf söylemeye gerek yok, kendileri eleştiri sürecini başlatmış zaten, umarım sol adına verimli bir eleştiri ve yapılanma sürecinden geçerler. Cumhuriyetçi güç birliği gibi ne idüğü belirsiz emekli faşizan örgütlenmenin çuvallaması sevindirici bir haber oldu. Kaç yerde bloğa fiili saldırıda bulunan kriminal vaka HEPAR’ın aldığı 120.000 oy dehşet verici. BDP ile hem sembolü hem de adı ile karıştırılan BBP,  aldığı cürümünden fazla oya rağmen tarih sahnesinden siliniyor! “İzmir’e bir bilet laik yanı olsun” cümlesinin yanına “İzmir’e bir bilet mütedeyyin yanı olsun” eklenebilir artık. Türkeş’in bir oğlu MHP’de bozkurt, diğeri AKP’de yeşilkurt artık.  Bir de bloğa son dakika dâhil olduğunu beyan edip, ortalıkta hiç görünmeyen, her fırsatta bloğu eleştiren el altından piyasaya metinler süren DSİP var. Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü ve Levent Tüzel’in adaylığından hiç haz etmeyen bu yetmezcilerin arlanacağı yok bence!

Dostlara ilişkin ise söylenecek çok şey var. Bugünümüzü bayrama çevirenler arasında, her çağrılan yere ellerinde enstrümanlarıyla koşan, hiç nazlanmayan, ne iş olsa yapan; BGST, BÜFK ve Kardeş Türküler’e büyük bir teşekkür borcumuz var. Sokak sanatı nedir? Devrimci sanat nedir? Gösterdiler bize. Biraz da onların sayesinde “Bugün bayram günü” Stantlara uğrayıp yardımcı olan, bürolara yemek getiren, bürolarda iş çıkışı çalışan, bedelsiz afiş, broşür basan, bağışta bulunan herkesin emeği var. Ama en çokta sokağı bir dakika bile boş bırakmayan Kürt Halkının!

Beni yanıltan bir başka şey ise Cihangir oldu. Onca çalışma yaptığımız ve Sırrı Abi’nin Mahallesi olan Cihangir’den az oy aldık. Endişeli modern yerine endişeli Kemalist lafı daha iyi gibi! Hacıahmet ise Taksim’in yanı başında bir direniş abidesi olarak duruyor. Seçim günü panzerlere ve onca polise rağmen halkın direnci görülmeye değerdi. Cihangir out! Hacıahmet İn!

Seçim çalışmalarının sonlarında kimse Sırrı Süreyya diyemez olmuştu kısaca “sırsüreyaa” denmeye başlanmıştı. Emek, Demokrasi’nin birkaç kez “emokrasi” olarak telaffuz edildiğine şahit oldum. Bitmese bizi bitirecek olan seçimlerden desteklediğimiz blok adaylarının başarısı yüreğimize su serpti ama 326’lık AKP gerçeği ve bundan sonra zorbalığında daha da pervazsız olacağı gerçeği gün gibi ortada. Bloğun başarısı ne kadar sevindirici ise, AKP zaferi o kadar üzücü ve düşündürücü.

Bizim için esas iş şimdi başlıyor. Hazır kalbimizde barışa bir yer açmışken, kolları sıvamanın tam zamanı. Halkların Kardeşliği için, emeğin kurtuluşu için...

Ahmet Saymadi / 13 Haziran 2011 Pazartesi



 Başlık: Sırrı Süreyya Önder'den alıntı.
Resim: Pablo Picasso ve Erkan Gökber ortak yapımıdır.












1 Mayıs 2011 Pazar

AÇ SOSYALİST KENDİNİ DEVRİM MEYDANINDA SANIR!

Başlığı tahrik edici attım, okunma oranı artsın diye. Kendimce medyacılık oynuyorum.
Bir, 1 Mayıs işçi bayramı daha geride kaldı. Daha doğrusu 1 Mayıs işçi pikniği de diyebiliriz. Zira 400.000 kişi çocuklar gibi şendik.

 “Yoldaşlar dörtlü kortej olalım, sırayı bozmayın” cümleleri ile güne başladık. Kortej halinde yürümeyi hiç sevmemiştim, askerde hepten nefret ettim. Kortej olamayacak, sıraya giremeyecek kadar çok olmalıyız. Dağınık yürümekten zarar gelmez, iş kafamız toplu olsun. Hem bu askeri-iştimai düzene ne gerek var. İlla sayılacağız. Yarın başlar, “biz şu kadar bin kişiydik, onlar mı? Yok, canım, dediklerinin yarısı bile değiller, abartıyorlar. Biz abartmıyoruz!”

Coşkumuz çok azdı. Gezi parkı tam anlamıyla piknik yeriydi. Gezi parkına çıkan merdivenler daha alana kortejler girmeden dolmuştu, tıpkı tribün gibi. Tribün demişken, alanın en coşkulu grubu Beşiktaş Çarşı’ydı. Kendimi artık fahri Beşiktaşlı ilan ediyorum, transfer parası falan da istemiyorum.

Mehmet Abi’nin dediği gibi, “Bu kitlenin yarısı, Tunus’ta, Mısır’da devrim yapıyor, burada tık yok!” Haklıydı, kitlenin iki yıl önceki isyankâr ruhu kaybolup gitmişti. Herkes 1 Mayıs alanında olması gerektiğini düşündüğü için gelmişti ama niye gelindiği noktasında kafalar biraz karışıktı. Sanırsın işçi sınıfı öfkesini, bakıcıya bırakmış ta gelmiş. Geçen hafta Kürt yurtseverlerin Taksim’den Aksaray’a yaptığı yürüyüşteki gibi, yol boyunca öfkemizi kussaydık ne olurdu!  Memleketteki en devrimci özne, daha berrak görünüyor…

Beste’yle karşılaştık, “Eskiden biber gazı kokuyordu, şimdi köfte kokuyor!” dedi. Haklı, köfteciler sarmıştı dört bir yanımızı. Bir de neden hep aynı şeyleri yiyoruz anlamıyorum. Köfte, çiğköfte dürüm, simit falan… Bir dahakine, alana suşi, getirseler ne şık olur.  Hem Japon emekçileri ile dayanışma göstermiş oluruz. Zira ben yanımda getireceğim.

Bir de kendine sosyalist diyen ama 24 Nisan’da Ermeni tehciri ile ilgili anma yapan insanlara  “soykırım yok diye” saldıran faşistlerle aynı yerde birkaç saatliğine bile olmak rahatsız edici. Onlarla aynı koldan alana girenler için üzüldüm.1 Mayıs alanının (Kürsüden bakınca) Sağında ulusalcılar, solunda liberaller, ortada da biz! Kırk katır mı? Kırk satır mı?

İyi şeylerde vardı;  Vedat Türkali gelmişti, birisi tekerlekli sandalyeyle getiriyordu. Kaldıraç adlı örgütün, yaptığı dev resim çok başarılı bir çalışmaydı. Kürsüden Kürtçe açıklamalar yapıldı. Çok dilli hayata önce işçi sınıfının geçmiş. Biraz geç kaldı ama buna da şükür. Bir de “Herne peş” dinledik, hayat ne garip, nerden nereye…

Keşke, Tuncay Yılmaz, Baha Okar, Fırat Anlı, Nejat Ağırnaslı, Hüseyin Edemir, Ahmet Şık ve adını sayamadığım nice tutsak ta aramızda olsaydı. Onlar mahpusta, biz meydanda pek bayram gibi olmadı. Cumartesi günü, Galatasaray’da anneler yine bir başına, direnişçi işçiler yarın grevlerine kaldıkları yerden bir başlarına… Devletin tutuklama terörü sabah kaldı yerden devam edecek. Biz 1 Mayıs alanında devrimci bir iradeyi, yarınları değiştirecek bir iradeyi hâkim kılmadıkça bu alanlarda daha çok simit yeriz.

İşin aslı; Bugün başımız dik yürüdük, çünkü boğazımıza kadar bok doluyuz! Ya da siz bunları boş verin la, Behzat Ç başladı! Dünyanın ekseni 12 cm kayıyomuş!
(Aklıma geldikçe, devam edecek)

Ahmet Saymadi / 1 Mayıs 2011



15 Mart 2011 Salı

DEVRİM YAPMAMIZA GEREK KALMAYABİLİR!

DEVRİM YAPMAMIZA GEREK KALMAYABİLİR!
Japonya’da geçen hafta yaşanan depremin ardından, Türkiye’de meseleye bakış her zamanki gibi magazin boyutunda oldu. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının depremi hissettiği an pencereden atlaması bayağı konuşuldu. Televizyon ekranları deprem uzmanlarından geçilmez oldu yine. Doksan dakikalık bir futbol maçını bile doksan saat konuşabilen yorumcuların olduğu bir ülkede, 8,9’luk bir depremin bu kadar konuşulmasına şaşırmamak gerek tabi! Aynı şiddette bir depremin “Türkiye’de olması durumunda taş taş üstünde kalmazdı” yorumunun bizim çok dışımızda bir mesele gibi algılanması ise ayrı bir sorun, o kalmayacak taşın nasıl kalmayacağı ya da bu meselede bize ne olacağı veya alınacak tedbirler hiç konuşulmuyor. Önlem alınıyor mu? Hayır. En büyük önlem; deprem sigortası yaptırılmasının zorunlu kılınması. İyi de biz öldükten sonra evi sigortadan verseler ne! Vermeseler ne! Hesaplar ve tedbirler bizim yaşamımızın ve doğanın korunması üzerinden değil de, mülkiyetin korunması ve devri üzerinden yapılıyor. Bu rezilliğe de Kader deyip geçmemiz bekleniyor herhalde!
Baudrillard’ın simülasyon kuramında bahsettiği gibi, bizler televizyondan tsunamiyi, yutulan evleri, kaybolan otoyolları, dev dalgaları televizyon dizisi gibi izlerken, başka bir şeyler daha oluyor. Bu kez olanlar, bizim izlememizle ya da sadece yaşanan yerde kalmayacak. Yaşanan kesinlikle bir simülasyon değil, bunu çabucak algılamamız ve bir şeyler yapmamız şart! Fukuşima nükleer santralinde meydana gelen patlama, tüm insanlığı dünya çapında bir nükleer tehlike ile karşı karşıya bırakıyor.  
Fukişima’daki patlamanın ardından; Japonya’da ve çeşitli ülkelerde birçok önlem alındı. Japonya'nın kuzeyinde 300.000'den fazla kişi tahliye edildi, Japonya Başbakanı Kan, “Santralin 30 km. etrafında dışarı çıkmayın” uyarısında bulundu, Radyasyona maruz kalan onlarca insan tedavi altına alındı, Radyasyon sızıntısı ile ilgili olarak, Alman havayolu şirketi Lufthansa, Japonya'dan gelen uçaklarda radyasyon taramasına başladı, Almanya Başbakanı Angela Merkel; 1980 öncesinden beri faaliyet gösteren 7 nükleer santralin geçici olarak kapatılacağını belirtti, İsviçre; yeni nükleer santral yapım planlarını askıya aldığını açıkladı. Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Filipin, Japonya'dan ithal edilen yiyeceklere radyasyon testi yapılacağını duyurdu.
Tüm bunlar yaşanırken Türkiye’de hiçbir önlem alınmadığı gibi, Başbakan Erdoğan, basın mensuplarının konu ile ilgili sorularını şöyle cevapladı: ''Şu anda bizim Rusya ile yaptığımız görüşmeler ve nükleer enerji ile ilgili atacağımız adım konusunda herhangi bir askıya alma gibi şu anda düşüncemiz veya böyle bir takvim söz konusu değil. Takvim şu anda işliyor ve bir an önce de biz programımızı gerçekleştirelim, bitirelim istiyoruz'' bitti mi sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz!  Başbakan Erdoğan şöyle devam ediyor:  ''Riski olmayan hiçbir yatırım yoktur. Yani evinize Aygaz tüpü de o zaman koymamak gerekir veya bir doğalgaz hattı çekmemek gerekir veya ülkeden ham petrol hattının geçmemesi gerekir. Şimdi bunlar hangisi olursa olsun herhangi bir tehditle ya da saldırıyla karşı karşıya kaldığı zaman bunların az veya çok bir bedeli olur. Bunların hepsi özellikle dünyada sanayileşme olsun, teknoloji olsun modern dünyanın bütün güzelliklerinin yanında bilelim ki birçok sıkıntıları da olacaktır. Yani kozmetik dünyanın içerisinde birçok sıkıntılar var. Ve bu kozmetik yaşamın içerisindeki sıkıntılar güzelliği getirirken bu güzelliğin yanında da bakıyorsunuz birçok sıkıntıları da getiriyor. Ama kimse ondan vazgeçmiyor. Yine kullanmaya devam ediyor. Bu ise çok daha farklı. Adeta bizim enerjideki sıkıntılarımızı büyük ölçüde aşmamıza vesile olacak. Ama böyle bir, Allah göstermesin fevkalade yüksek 8.9 büyüklüğündeki bir deprem bırakın nükleer enerjiyi, görüyorsunuz, televizyonlarda izliyoruz köprüler vesaire. Yani biz köprüleri yapmayalım mı? Bütün o dev köprüler gördünüz gitti. Şimdi bizim 1. köprümüz, 2. köprümüz ne bileyim 3. köprü bunların hepsi hesapta. Bütün tedbirleri alacağız ve bu tedbirlerle de tabii bu tür adımları da atacağız'' diyebiliyor. İnsan bu cümleleri kuran biri tarafından yönetildiğine kahrediyor. Cem Yılmaz’ın yıllar önce;  “kaçın la uranyum geliyor” diye bir skeci vardı, belli ki başbakan çok izlemiş onu.
Bir an önce bu durum ile ilgili, yetkili ve güvenilir kaynaklardan, doğru ve anlaşılır bilgi akışının sağlanması ve alınacak tedbirlerin hemen açıklanması gerekiyor. Doğayı ve yaşamı tahrip eden nükleer enerji yerine; temiz, güvenli, verimi yüksek ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasının şart.  
Ertuğrul Kürkçü bir yazısında “Bütün göstergelerin işaret ettiği gibi, varlığına dünya çapında bir devrimle son verilmediği takdirde kapitalist üretim tarzı, insanlığı ve yerküreyi kendiyle birlikte yok oluşa sürüklemekle tehdit ediyor. (…) Kapitalizm, emek gücüne nasıl davranıyorsa doğaya da öyle davranıyor: Daha çok kâr için iliğine kadar sömürmek! Ekolojik dengenin süregitmesi dahi üretim tarzında bir devrimi şart koşuyor: Yaşamak için devrim gerekiyor”  Ertuğrul Kürkçü haklı. Ama böyle giderse; Devrim yapmamıza gerek kalmayabilir!

Ahmet Saymadi / 16 Mart  2011 Çarşamba

23 Şubat 2011 Çarşamba

DOSTUM BARIŞ TERKOĞLU’NA

DOSTUM BARIŞ TERKOĞLU’NA
Sevgili Barış,
Sen aramızdan alınalı birkaç gün oluyor. Çok uzakta değilsin. Yan koğuşlarda dost insanlar vardı, ama seninle aynı binada kalan yoldaşlarımı şimdi Tekirdağ’a F tipine sevk ettiler. Belki de onları çıkardıkları yerlere sizi aldılar. Ben kötü haberlerin ardından kimseyi arayamam pek, bir keresinde bir arkadaşıma “ben uğurlamayı değil karşılamayı severim” demiştim. Uğurlamaya gelemedim,  Berat geldi. Karşılamaya ben geleceğim söz. Özge azıcık kızmış bana, hakkı var. En kısa zamanda affettiririm kendimi.
Kafam epeyce karıştı benim, iki yıl önce Alican Abi’yi KCK davasından almışlardı, hala Diyarbakır zindanında. Ailesini Dersim’de ziyaret ettiğimizde, içim burkulmuştu biraz. Birinin beklendiği evler azıcık sessiz oluyor, evin bütün kalabalığına rağmen. Beş ay önce Tuncay’ı Devrimci Karargâh davasından aldılar. Çok yakınımda olduğu için, daha derinden hissettim.  Gülfer aylardır cezaevine gidip geliyor, biz de elimizden geldiği kadar yanında olmaya çalışıyoruz. Ama ateş düştüğü yeri yakıyor, Gülfer’in cümlesiyle; “onlar içerde, biz kadınlar kapıda…”  İnan dayanışma çok başka bir şey, düşman bize vurdukça biz daha bir kenetleniyoruz. Belki de anlayamadıkları bu! Çünkü kendileri her darbe yediklerinde çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Dayanışmak yerine hemen birbirlerini satmayı tercih ediyorlar, çünkü dostluklarını da parayla kazanmışlardı. Bu benzemezlik onları kahrederken, bizi var ediyor.
Herkes yazıp çiziyor, ardınızdan. Bak ne yalan söyleyeyim, yine en doğru tavrı bizimkiler veriyor. Tuncay mektubunda; “AKP seçim öncesi önündeki tüm engelleri temizlemeye çalışıyor” diyor. Hâsılı anlayacağın biz bir araya gelmeyi veya tartışmayı pek beceremedik ama aldığımız darbelerle AKP bunu başaracak gibi. Bak o zaman onlara bir teşekkür borcumuz olabilir. Sen de haber yaparsın: “Toy başbakana hangi Devrimciler teşekkür etti” :)
Cin bakışlarınla ve cin fikirlerinle bir yerlerden çıkacaksın gibi geliyor. Elinde küçük bilgisayarınla, bir yandan rakı içeceksin, bir yandan haber gireceksin!
Ne çok sevenin varmış, duvarına bayağı yazı yazmışlar, ben en çok kayınvalidenin “Seninle gurur duyuyorum oğlum” cümlesini sevdim.  
Şimdiden özledim seni, dışarı da akıllı, yetenekli insan az. Gerçi, neresi içerisi, neresi dışarısı karıştı ama... Bir an önce aramıza dönmeni, canı yürekten diliyorum. Önce Özge için, sonra tüm seven dostların ve yoldaşların için, Sonra tüm okurların için. İçten içe de; düşman için…
Döndüremezsek seni eğer aramıza, unutma; Dostların ve Yoldaşların sana en sevdiğin bayramda zarfsız kuşlar gönderecek.
Umut dimdik ayakta! Sol yumruk havada!
Dayanışmayla, Dostlukla, Sevgiyle.  
Ahmet Saymadi  / 23 Şubat 2011 Çarşamba

10 Şubat 2011 Perşembe

“BİZİM” ANAYASAMIZI “BİZ” YAPACAĞIZ

 “BİZİM” ANAYASAMIZI “BİZ” YAPACAĞIZ.


Anayasa en nihayetinde bir hukuki metindir. Ancak onu diğer hukuki metinlerden ayıran özelliği; rejimin biçiminin, devletin kimliğinin, toplumsal yapının, temel hak ve özgürlüklerin ve devlet kurumlarının yapılarının ana hatlarının belirlendiği bir belge olmasıdır. Anayasa sınıf savaşımını kazananların perspektifinden kaleme alınır. Bu sebeple anayasada yer alan işçi hakları, sosyal haklar ve mülkiyet ilişkileri bu sınıfsal gerçeklik üzerine inşa edilir. Dolayısıyla, bir hukuki metin olması dışında, siyasal da bir metindir. Sınıfsal mücadelenin tüm kazanımları ve kayıpları, toplumsal değişimler, burjuvazinin belli kanatları arasındaki güç dengelerinin değişmesi sonucunda, anayasa sürekli değişikliğe uğrar.


Türkiye’de anayasal süreç, Kanun-i Esasi ile başlar. Şu anda yürürlükte olan 1982 anayasası, 1980 askeri cunta yönetimi tarafından topluma zorla kabul ettirildi. Türk kimliğine yaptığı vurgularla ve diğer etnik kimlikleri yok saymasıyla, laiklik adı altında Sünni İslam’ı işaret etmesi ve diğer inanç gruplarını tanımamasıyla, zorunlu din eğitimine ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na yasal güvence sağlamasıyla, mili güvenliğe ve milli ahlaka yaptığı vurgularla, Türkçe dışındaki anadillerde eğitimi yasaklamasıyla, üniversitelerin özerkleşmesinin ve demokratikleşmesinin önüne koymuş olduğu engellerle, cinsiyetçiliğiyle ve bireysel özgürlüklere koyduğu sınırlamalarla bu toplumun bütün kriz noktalarını içermektedir. 1982 Anayasası bu toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olup, toplum tarafından sürekli aşılmaya çalışılmaktadır. Bugün, emperyalizm güdümlü cunta yönetimlerinin hazırladığı anayasalarla yönetilen ülke sayısı ikidir ve bunlardan biri Türkiye'dir.


AKP sekiz yıllık iktidarı içerisindeki tüm kazanımlarını anayasa değişiklikleri ile güvence altına almaya çalıştı. Son olarak 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa değişikliği hakkındaki halk oylamasıyla, bazı kozmetik değişikliklerle beraber, devlet içerisinde kısmen kontrolü dışında olan yargı organı içerisindeki gücünü de pekiştirerek devletleşme sürecinde bir adım daha attı. 12 Eylül’de yapılan anayasa değişikliği Meclis’ten sadece AKP’nin oyları ile geçtiği için halk oylamasına sunuldu. Ancak halk oylamasına sunulması, bütün toplumun anayasa tartışmalarına katılmasına vesile oldu.


Önümüzdeki dönem parlamento seçimlerinin de yeni anayasa tartışmaları üzerine şekilleneceği açık. Halk oylamasından AKP’nin istediği “Evet” sonucu çıkınca AKP anayasa tartışmalarını da rafa kaldırdı. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak dışında,  anayasa tartışmasını gündeme getirmeyecek gibi görünüyor. AKP’nin anayasa değişikliğini veya yeni bir anayasayı kendi ihtiyaçları dışında gündeme getirmek zorunda kalmasının yegâne sebebi ise, Kürt Özgürlük Hareketinin, sosyalizm ve demokrasi güçlerinin anayasaya dair taleplerinin güçlü bir şekilde ortaya çıkması olabilir.


Belirli platformlarca anayasa tartışmaları sürdürülüyor. Bizlerin de anayasa tartışmalarına katılması önemli, çünkü anayasa tartışmalarında hem rejimin kendisini hem de geleceğimizi tartışıyoruz. Anayasa tartışmalarının sonuncusu ve en kapsamlısı geçtiğimiz günlerde “Herkesin Anayasasını Hepimiz Yapıyoruz” başlığıyla İstanbul’da yapıldı.


Solcuların, yurtsever devrimcilerin, sosyalistlerin anayasa tartışmalarına müdahil olması, bu konuda sözlerini söylemeleri ve ortak davranış geliştirmeleri elbette olumludur ve gereklidir. Ancak gerek organizasyonda, gerek konuşmacıların seçiminde devrimci sosyalistlerin yeterince görünür durumda olmaması, buna karşılık liberal ve “Yetmez Ama Evetçi” kesimlerin öne çıkmış olması dikkat çekiciydi.


Belki daha da önemlisi, Tartışma başlığındaki “herkes” ve “hepimiz” kavramlarının ima ettiği bulanıklıktı. Bizim, herkesin anayasasını yapmamız, hem imkânsız hem de politik olarak anlamsız. Biz ancak; rejim tarafından ezilen, sömürülen ve mağdur edilen kesimlerin, işçi sınıfının ve demokrasi güçlerinin taleplerinin karşılanması için bir anayasa tartışması yapabiliriz.


Tüm etnik kimlikleri tanıyan veya tüm kimliklere eşit mesafede duran, tüm inanç gruplarına özgürlük tanıyan, parasız eğitim ve parasız sağlık haklarını güvence altına alan, cinsiyetçi olmayan, işçilerin, işsizlerin, çocukların, yaşlıların, özürlülerin, kadınların ve öğrencilerin sosyal ve siyasal haklarını güvence altına alan ve tüm bunların örgütlenmesine engel olmayan bir anayasa, hepimizin ortak talebi olmalıdır. Ancak bu anayasal talepleri bir yazılı belgeye dönüştürüp iktidardan talep etmek yetmez. Bu taleplerin karşılanması için, talepte bulunanların güçlü ve ortak mücadelesi şarttır.


Şüphesiz ki, demokratik olarak tüm etnik grupların ve inanç gruplarının taleplerinin karşılandığı, işçi ve emekçilerin haklarının genişletildiği bir anayasa, mevcut anayasanın mağduru olanlar için önemli bir kazanımdır. Ama böylesi kazanımlar, ancak emekçilerin ve ezilenlerin ortak mücadelesiyle elde edilebilir.
Öte yandan, böyle bir anayasa bile “bizim” Anayasamız olmayacaktır. Çünkü bu haliyle bile burjuvazinin, sömürü düzeninin anayasasıdır ve burjuvazinin çıkarlarını korumaktadır. Anayasanın bizim anayasamız olması için onu bizim, emekçi ve ezilen kitlelerin yapması şarttır. Bizim yapmamız kolay olmayacaktır; ancak toplumsal dinamikler ve işçi sınıfı bunu yapacak gücü içinde barındırmaktadır. 


Emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların kısaca tüm ezilenlerin taleplerini dikkate alan bir anayasa bile “bizim” Anayasamız olmayacaktır. Çünkü bu haliyle bile burjuvazinin, sömürü düzeninin anayasasıdır ve burjuvazinin çıkarlarını korumaktadır. Anayasanın bizim anayasamız olması için onu bizim, emekçi ve ezilen kitlelerin yapması şarttır. Bizim yapmamız kolay olmayacaktır; ancak toplumsal dinamikler ve işçi sınıfı bunu yapacak gücü içinde barındırmaktadır. 






Anayasa sınıf savaşımını kazananların perspektifinden kaleme alınır. Bu sebeple anayasada yer alan işçi hakları, sosyal haklar ve mülkiyet ilişkileri bu sınıfsal gerçeklik üzerine inşa edilir. Dolayısıyla, bir hukuki metin olması dışında, siyasal da bir metindir. Sınıfsal mücadelenin tüm kazanımları ve kayıpları, toplumsal değişimler, burjuvazinin belli kanatları arasındaki güç dengelerinin değişmesi sonucunda, anayasa sürekli değişikliğe uğrar.
İstanbul’da yapılan Anayasa Tartışmasının başlığındaki “herkes” ve “hepimiz” kavramları bir bulanıklığa işaret ediyordu. Bizim, herkesin anayasasını yapmamız, hem imkânsız hem de politik olarak anlamsız. Biz ancak; rejim tarafından ezilen, sömürülen ve mağdur edilen kesimlerin, işçi sınıfının ve demokrasi güçlerinin taleplerinin karşılanması için bir anayasa tartışması yapabiliriz.


5 Şubat Cumartesi 2011 / Ahmet Saymadi