9 Aralık 2010 Perşembe

Şnorhavor Zadig

Şnorhavor Zadig*

Dünyanın birçok ülkesinde iç ve dış göç hareketleri var ve göç edenler gittikleri her yerde sorun yaşıyor. Yoksulluğun arttığı, yaşam koşullarının zorlaştığı ülkelerden, koşulların daha iyi olacağına inanılan ülkelere, ekonomik olarak daha yoksul bölgelerden daha zengin bölgelere ya da çatışmalı bölgelerden daha güvenli bölgelere doğru bir göç hareketi yaşanıyor. Göç edilen yerlerdeki siyasi iktidar ve toplum, göç edenleri daha alt sınıftan insanlar olarak gördüklerinden, göç edenler üçüncü sınıf insan muamelesi görüyor. Toplumsal işbölümünde en ağır işleri, en yoksullar yapıyorken, göçmenlerin gelmesiyle beraber, yoksulluğun da bir alt kademesinde görülen göçmenler bu işleri yapmak zorunda bırakılıyor. Yaşam koşulları herkesten daha zor olan bu göçmenler, bir yandan yoksullukla mücadele ederken aynı zamanda eşit yurttaş olmanın, insanca yaşamanın mücadelesini veriyor. Hükümetler, eğitim ve sağlık hizmeti götürmek zorunda olmadıklarını düşündükleri göçmenlerin ülkeye girişine göz yumuyor, tüm sosyal güvencelerden yoksun yaşayan bu insanlar, bir nevi ‘ucuz emek’ kapısı olarak görülüyor. İç göç ile gelenlerinde halleri çok iç açıcı değil, şehirlerin varoşlarında yaşayan, sosyal hizmetleri çok kötü koşullarda olan bu insanlar, kayıt dışı ve sosyal güvencesiz çalıştırılıyor, çalışma saatleri günde 12 ila 16 saat arasında değişiyor.

Göçmenlerin yaşadığı başka bir dram ise, ilişkiye geçebildikleri çevreler tarafından kullanılmaları ve sömürülmeleri. Göçmenlere göç ettikleri yerlerde göçmen olmanın getirdiği, yoksunluklar ve zorunluluklar sebebiyle normalde verilen ücretlerin çok daha azı veriliyor, hem de sosyal güvence sağlama zorunluluğu olmadan. Kürt inşaat işçilerinin emeği üzerinden zenginleşen Kürt müteahhitler, Ermeni göçmenler sırtından zenginleşen Ermeni kuyumcular bunların bilindik örnekleri.

Birkaç hafta önce Başbakan, BBC’ ye, “Türkiye’de 170 bin Ermeni var, 70 bini vatandaşım, ama 100 binini idare ediyoruz. Gerekirse, bu 100 binine ‘Hadi siz de memleketinize’ diyeceğim” dedi. Türkiye’de yaşayan Ermeni göçmenler için ‘Tehcir’ tehdidini savuran Başbakan, bu insanların neden burada olduğunu, hangi koşullarda yaşadığını düşünmedi bile. Başbakan her zamanki gibi, bu kabahati için özür de dilemedi. Artık herkes tarafından, durumlarının zorluğu bilinen Ermeni göçmenlerin yaşam koşullarını düzeltmek gibi bir girişimde yok. Canan Arıtman’ın ‘bizim önerimizdi’ demesi başka bir insanlık ayıbı olarak hanemize yazılmış durumda. ‘Bedros Şirinoğlu’ isimli bir Ermeni vatandaşı, Ermeni cemaati sözcüsü olarak konuşturup, Başbakan’a cemaat içerisinden destek bulunmaya çalışılması ise tam bir ikiyüzlülük örneği. Toplum olarak Bedros gibilere, güneydoğuda köyler yakılırken ve insanlar zulüm altında yaşarken köy korucusu olanlardan aşinayız.

1915 olaylarının yaşandığı bu topraklara geri dönmenin, buraya göç eden insanlar açısından nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışmak, göçmenlerin durumunu kavramamıza yardımcı olacaktır. Ermenilerin isimlendirmesiyle ‘Büyük Felaket’in’ başladığı gün olan 24 Nisan’a günler kalmışken bu tarz söylemlerin, bu ülkede yaşayan Ermeni yurttaşlarımızı ne denli rahatsız ettiğini görmek gerek.

Kimsenin yaşamı siyasi bir pazarlık konusu değildir. Herkes insanca yaşama hakkına sahiptir. Tüm göçmenler bu ülkede yaşayan diğer insanların sahip olduğu sosyal ve siyasal haklardan faydalanabilmelidir. Tabi yurttaşların sosyal haklarının yeterli olmadığını ve bunun da iyileştirilmesi gerektiğini eklemek gerek.

Geçtiğimiz yıllarda yapılan ‘özür diliyoruz’ kampanyasında olduğu gibi, Başbakan’ın ve diğer siyasetçilerin yaptığı açıklamalar için ve bu zihniyeti ortadan kaldıramadığımız için Ermeni halkından özür diliyorum ve tüm Ermeni halkının yaklaşmakta olan ‘Paskalya bayramını’ en içten dileklerimle kutluyorum.

Gün, Bedroslardan, Tayyiplerden, Arıtmanlardan, hesap sorma günüdür.


*Paskalya bayramınız kutlu olsun.

Ahmet / 30 Mart 2010 Salı

CEJNA NEWROZ PÎROZ BE!

CEJNA NEWROZ PÎROZ BE!

Siyasi iktidarlar, kimi zaman politikaları ne kadar baskıcı olursa olsun, toplumda yer eden, halkın içselleştirdiği bazı şeyleri değiştiremiyorlar. Tıpkı İran İslam Devrimi'nin 1979'da iktidara geldikten sonra, Zerdüşt inanışına göre yılbaşı sayılan ve halk tarafından dini bir bayram olarak kutlanan Newroz bayramını yasaklaması gibi. Halk yasağa rağmen Newroz bayramını kutlamaya devam etti ve İran hükümeti yasağı kaldırmak zorunda kaldı.

Türkiye'de Kürt halkına karşı uygulanan doksan yıllık inkar, imha ve asimilasyon politikalarına rağmen, Kürt halkı, Newroz bayramını kutlamaktan vazgeçmiyor. Bu bayram hem ilkbaharın gelmesiyle beraber gelen bereket için, hem de efsaneye göre özgürlük ateşini yakan Demirci Kawa için kutlanıyor. Newroz, Bir anlamda bir halkın yeniden doğuşu anlamına geliyor. Newroz, Kürt halkında, direnmenin ve varoluşun karşılığı. Newroz boyun eğmemektir, yaşatılan tüm zulme karşı durmaktır. Kürt'ler bu sebeple Newroz'da başlarına ne geleceğini bildikleri halde sokağa çıkmaktan çekinmiyor, zorbalık arttıkça Kürt halkının direnişi de o denli artıyor.

Newroz, Kürt halkı tarafından çok önceden beri kutlanmasına rağmen son otuz yılda daha çok önem kazandı. Kürt halkının özgürlük mücadelesinin, Kürtlere yaşattığı Rönesans ile halk kendi değerlerine daha sıkı sahip çıkmaya başladı. Uzun zamandır Kürtler için çok daha önemli bir bayram olan Newroz, Kürtlerin varlıklarını tüm gerçekliğiyle ortaya koydukları gün oldu.

Kürd'ü, yok sayan, ''kart kurt'' diyen devlet, Newroz'u da yok saydı. Newroz'u kutlayanlara yıllarca müdahale etti, kitlelerin üzerlerine ateş açtı, insanları sokak ortasında öldürdü. Sadece 1992 Newroz'unda
Cizre'de, elli yedi kişi yaşamını yitirdi. Kutlama alanlarına gidenler gözaltına alındı. Başka illerden Newroz'u kutlamak için bir araya gelmeye çalışan insanlar engellendi, insanlar otobüslerde günlerce bekletildi. Toplanmayı başaran insanların üzerinde F16 uçakları alçak uçuş yaptı. Kürt halkının Newroz'u kutlamaması için devlet elinden geleni ardına koymadı. Kürt halkı direndi, yılmadı. Neredeyse her Newroz'da yeniden doğdu.

Kürt halkını engellemeyi başaramayan devlet, kendi ''nevruz''unu yaratmaya çalıştı. Bakanlar ve valiler, kolejlerin pilav gününe çevirmeye çalıştıkları Newroz'da, üç beş odun yakıp üzerinden atladılar. Mehter takımlarına marşlar eşliğinde yürüyüş yaptırdılar. Yazılı ve görsel basında Newroz'un asıl adının ''nevruz'' olduğunu, Orta Asya'dan beri kutlandığını, bir Türk bayramı olduğunu söyleyip durdular. Türk halkı unuttuğu bir bayramı Kürt Özgürlük Hareketi sayesinde hatırladı veya yeni bir bayram sahibi oldu.

Bu yıl da Newroz bayramı olanca coşkusuyla kutlanmaya başlandı. Yüksekova ilçesinde başlayan kutlamalardaki coşku, 21 Mart'ta ülkenin dört bir yanına yayılacak. Bizler Kürt halkının bayram olarak kutladığı bugünde, İstanbul Kazlıçeşme'de onlarla beraber olacağız. Newroz bayramının barışın ve kardeşliğin sesini yükselteceğine inanıyoruz.

Fırat ile Kızılırmak'ın, İstanbul ile Amed'in, heval ile yoldaş'ın, Newroz ile 1 Mayıs'ın kardeşleştiği bir ülke istiyoruz. Newroz bayramımız kutlu olsun.
Ahmet / 20 Mart 2010 Cumartesi

NEWROZ ÇOCUKLARINA


NEWROZ ÇOCUKLARINA
Kaşı kara, gözü kara çocuk!
Henüz, birleştirmeyi yeni öğrendiğin üç parmağının arasında,
Ürkek bir zafer, ürkek bir hayat var…
Hayat, başına bağladığın isyanın renklerinde çocuk,
Hayat, omuzlarında yükseldiğin halkta,

Zulmün kararttığı bir coğrafya da her gün…
Yeşermek, toprak gibi
Kızıllaşmak, güneş gibi
Sararmak, başak gibi.
Ve direnmeyi, tebessüm ederek öğrenmek…


Kaşı kara, Gözü kara çocuk!
Mazlum'un yadigârı çocuk!
Solmayasın haaa,
Sakın haa.


Ahmet / 18 Mart 2010 Perşembe

ACIMASIZ HAYAT

ACIMASIZ HAYAT

Geçtiğimiz günlerde, Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesi, Deveci konağı beldesindeki maden ocağında grizu patlaması meydana geldi. Oluşan göçüğün altında kalan 19 işçi yaşamını yitirdi. Ölenlerin yakınlarına Başbakanlık Acil Yardım Fonu'ndan beşer bin liralık yardım yapılacak.

Çalışma ve sosyal güvenlik Bakanlığı müfettişleri 6 ay önce denetlemede bulunmuş. Madende grizu sistemi olmadığını, gaz ölçümünün sağlıklı yapılmadığını ve anti grizu cihazlarının bulunmadığı tespit etmiş. İnceleme yapılması eksikliklerin giderilmesi anlamına gelmiyor, gerekli önlemlerin alınıp alınmadığının sürekli takibi de gerekiyor. İşçileri sağlığının korunması için önlem alınmayan, iş güvenliği koşulları sağlanmayan bu yerlerde insan yaşamı daha fazla kar için, hiçe sayılıyor.

İşçilerin anlatımlarında gaz maskesi bile verilmediği, evlerinden getirdikleri tülbentlerle yüzlerini bağladıkları, çalıştıkları yerde işyeri hekimi dahi olmadığı, çalışma kampı koşullarında çalıştıkları, ifade ediliyor. Madende çalışan işçilerin 700-800 lira maaş aldığı ve günde 30 vagon kömür çıkarılmaması durumunda ise madencilerin ücretlerinin ödenmediği de yine işçiler tarafından ifade ediliyor. İşçiler iş bulamadıkları için madende çalışmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Çektikleri bu çilenin bedeli ise günlük 25 lira.

İşsizliğin ve yoksulluğun insanları bu kadar kötü koşullarda yaşamaya mecbur kıldığı sistem, ülkenin dört bir yanında aynı şekilde işliyor. Bizler; iş güvenliğinin olmadığı bu yerleri Davutpaşa’daki tekstil atölyelerinden, Tuzla’daki tersanelerden, Zonguldak madenlerinden biliyoruz.

Olayı ‘münferit’ bir olay gibi yansıtan iktidar, sanki bu koşullara hiç müsamaha göstermiyormuş gibi yapıp, bütün sorumluluğu maden işletmecisine yükleyerek kendini aklamaya çalışıyor. Başbakanlık fonundan verdiği ‘Kan Parası’nı’ iktidara yakın medya sürekli altyazı olarak geçiyor, çok iyi bir şeymiş gibi. Bir insan yaşamının bedeli beş bin lira mıdır? Önlerine attıkları beş bin lira ile bu aileleri susturmaya çalıştıklarını anlamıyor muyuz?

Ölen işçilerden 23 yaşındaki Emir Ali Turhan. “Hayalimdeki şey” dediği, aylarca para biriktirip, birkaç hafta önce aldığı motosikletinin üzerine, ‘Acımasız Hayat’ yazmış.

Bu iktidarın eli kanlıdır Emir Ali, bu iktidarın elinde senin kanın var, bu ülkenin yoksullarının, ezilenlerinin kanı var.

Haklısın Emir Ali, hayat sana acımadı. Umarım ‘Acımasız hayat’ bir gün seni ve nicelerini bu koşullar altında yaşamak zorunda bırakan ve o yaşama bile göz diken zalimlere de acımaz.

Hayat acısa bile biz acımayacağız Emir Ali, Sana sözümüz olsun.

Ahmet / 14 Aralık 2009 Pazartesi

DTP KAPATILDI. KARAR; TSK, AKP VE ANAYASA MEHKEMESİ ORTAK KARARIDIR.

Bugün itibariyle, bu ülkede barışın bayrağının yükselmesinin, halkların kardeşleşmesinin yegâne adreslerinden birisi artık yok. Anayasa Mahkemesinin kararı ile ‘Demokratik Toplum Partisi’ kapatıldı. Demokratik açılım diye adlandırılan bu süreçte DTP’nin kapatılması tamamıyla Adalet ve Kalkınma Partisinin işine yaramıştır. Karara AKP’ye yakın üyelerin de imza atması ve kararın oybirliğiyle alınması bunun en önemli göstergesidir. Karar siyasidir ve birilerinin aleyhine birilerinin ise lehine olacak sonuçlar doğuracaktır. Anayasa mahkemesinin AKP’yi kapatmaması ile DTP’yi  siyasal sonuçları aynıdır. Bu sebeple Anayasa mahkemesine yüklenmektense AKP’nin temsil ettiği zihniyete yüklenmek daha yerindedir.

Alınan karar Demokratik açılım denilen süreci AKP’nin istediği gibi yönlendirmesinin önünü açmaktadır. Çatışmayı ve savaşı önümüze bir çözüm olarak getiren bu karar, sorunu çözmekte oluşacak tüm barışçıl çabaların önünü kesmeye yöneliktir.

DTP içinde uzun zamandır ılımlılar ve radikaller diye bir ayrım gözlenmekteydi. Bu ise sorunun çözümünde izlenecek yol ile ilgili bir görüş ayrılığıydı. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk ılımlı kanadın en önemli isimleriydi. Bu isimler, Söyledikleriyle ve yazdıklarıyla Kürt halkı tarafından çözüm noktasında ciddiye alınan ve takip edilen isimlerdi. DTP’nin, marjinalleşmemesinin ve daha geniş kitlelere ulaşmasının önemli unsurlarıydılar. Aslında milletvekilliğini düşürme noktasında, Anayasa mahkemesi tarafından ikisinden daha radikal isimler olmasına rağmen, bu isimlerin milletvekilliğinin düşürülmesi, DTP’yi marjinalleştirme ve radikalleştirme adımıdır. Kürt halkı içerisinde DTP’nin, gücünü azaltmanın bir yolu da budur. Parti içinde sözü radikallere bırakmak ılımlıları susturmak anlamına gelmektedir. Anayasa mahkemesinin kararı acaba kimin işine yaramaktadır?

Bu ise önümüzdeki seçimlerde PKK’ye mesafeli ama çözüm odağı olarak DTP’yi gören Kürt yurttaşlara, çözümde adres olarak, AKP’yi göstermektir. Alınan karar AKP’nin önünü açması ve Demokratik açılımın çapının daralarak devam etmesi anlamına gelmektedir. AKP Demokratik açılımda batı illerinde kaybettiği oyu, DTP’nin, kan kaybetmesi ile Kürt illerinden almanın hesabını yapmaktadır.

Siyasi yasak getirilen isimler de bence bu tezi doğrular niteliktedir, Yasaklanan, Leyla Zana ve Sedat Yurttaş Kürt halkı tarafından çok önemsenen ve saygı duyulan isimlerdir. Selim Sadak AKP’nin çok güçlü olduğu ve Başbakan’ın milletvekili seçildiği, Siirt ilini alacak kadar halk tarafından sevilen ve sayılan bir isim, Orhan Miroğlu ise hem Musa Anter’in yeğeni hem de Kürt halkı tarafından ilgiyle takip edilen bir yazardır. Diğer yasaklanan belediye başkanları da aynı çizgidedir ve İl yöneticileri de parti içerisinde önemli görevler yüklenen insanlardır. Amaç tamamen DTP'nin temsil ettiği siyasal hareketi zayıflatmaktır.

Yapılan Kürt siyaseti içerisinde vizyon sahibi, halk tarafından bilinen, tecrübeli, sevilen ve sayılan isimleri devre dışı bırakarak Kürt siyasal hareketini geriletmek ve açılım sürecinde en aza razı etmektir. Kürt siyasal hareketinin radikalleşmesinin kimseye faydası yoktur. Türkiye halkının ihtiyacı olan tek şey tarafların birbirini anlamaya çalışması ve barışın yolunu bulmasıdır, Bu ise zor bir mesele değildir.

Aylar önce başlayan kapatma davasının bu şekilde sonuçlanması, tam da Tayyip Erdoğan’ın Amerika ziyaretinden sonra olması, ABD’de belirli pazarlıkların yapıldığı anlamına mı gelmektedir? İcazet bu yönde mi alınmıştır?

Karar Anayasa Mahkemesi, Türk silahlı Kuvvetleri ve Adalet ve Kalkınma Partisinin ortak kararıdır. Karar sebebi ile Anayasa mahkemesine yüklenmenin anlamı yoktur. İki yıldır anayasa mahkemesi raflarında bekleyen dosya indirilmiş ve ortak kararla DTP kapatılmıştır. Karar resmi ideolojinin kararıdır.

Kararı boşa çıkarmak, barış bayrağını yükseltmek, tıkanan sürecin önünü açmak bizim görevimizdir. Kapatma kararından sonra atılan, ‘Hepimiz Kürd’üz, Hepimiz DTP’liyiz’ sloganı çok anlamlıdır. Herkes bu süreçte Kürt’lerin derdine ortak olmalı ve daha güçlü bir demokratik hamleyi başlatmanın yollarını aramalıdır.

Bakalım durmuş saat bile günde iki kere doğruyu gösterir deyip, AKP’ye alkış tutan, Taraf gazetesi ve genç Converse’ler ne diyecek bu işe.

Ahmet / 12 Aralık 2009 Cumartesi

BEYOĞLU YEREL SEÇİMLERİ ÜZERİNE KISA BİR DEĞERLENDİRME

BEYOĞLU YEREL SEÇİMLERİ ÜZERİNE KISA BİR DEĞERLENDİRME

Beyoğlu’nda yapılan yerel seçimler tüm yurt genelinde olduğu gibi Türkiye tarihinin en coşkusuz ve en cansız seçimlerinden biriydi, genel itibari ile tüm bölge halkının seçimlere ilgisi cılızdı ama katılım yüzde sekseni geçti. Siyasi partilerin güçlü olduğu çekirdek alanlar dışında pek hareketlilik gözlemlenmedi. Örnekleyecek olursak, Kasımpaşa da Akp, Tarlabaşı’nda DTP, Cihangir de CHP gibi. Tabi seçimle ilgili ilginç durumlarda yaşanmadı değil, DSP’nin adayı Banu Yıldırım’ın ‘Beyoğlu’nun B’si Banu’ sloganı gerçekten çok komikti. DTP’nin adayı Yusuf Çetin’in Yumruğunu sıkarak, gard alarak ve de dişlerini sıkarak poz verdiği seçim afişi görülmeye değerdi. CHP’nin adayını son iki haftaya kadar bilen yoktu. ANAP’tan Barbaros Akın’ın adaylığını sadece Sıraselviler caddesinden geçen insanlar öğrendi, çünkü sadece ilçe binasının önüne asmışlardı afişleri, mart ayının ilk haftasına kadar pek seçime gidiliyormuş havası esmiyordu Beyoğlu’nda.

Muhtarlar arasında kıran kırana bir mücadele yaşandı. Türkiye’nin ilk transseksüel muhtar adayı Belgin Çelik’in karşısına dört aday çıktı ve mahallede muhtar afişlerinden başka bir şey görünmedi. Kâtip Mustafa Çelebi mahallesinde seçimi, pek yobaz eski muhtar önde tamamladı. Ancak Belgin, cesareti, emeği ve çalışması ile herkesten iyi bir performans sergiledi. Seçim afişleri çok şıktı ve belki de tüm Beyoğlu’nda içeriği en dolu bildiri onunkiydi.

‘Beyoğlu’na feminist sözümüz var’ sloganı ile yola çıkan ve ciddi bir seçim çalışması yürüten Saime Ülfet Taylı Taş, emeği ile göz doldurdu, Beyoğlu ellerinde kostikli kovalarla afişe çıkan kadınları gördü, birçok esnaf afişleri indirmeye çalışsa da tartışmaktan çekinmediklerine, direndiklerine şahit oldum. Her gün düzenli bildiri dağıttılar ve çok iyi bir çalışma yürüttüler. Oy kullanma sıralarında annelerini Ülfet’e oy vermeleri için ikna etmeye çalışan genç kadınlar vardı.

Sinema emekçileri sendikası Başkanlığını yürüten emektar sinemacı Yusuf Çetin aday gösteren DTP çalışmasını Tarlabaşı, Dolapdere, Hacı Ahmet gibi güçlü olduğu mahallelerde yoğunlaştırdı, DTP’nin daha çok güçlü olduğu yerlerde mevcut pozisyonunu korumayı ve oylarını toparlamaya yönelik bir çalışması vardı.

CHP’nin pek çalışma yapmadan bu kadar oy alması hem Beyoğlu’nda bir tabanının olduğunu hem de AKP’ye tepki oylarının tek güçlü rakip olan CHP’ye kaydığını gösterdi. Beyoğlu’nun CHP tarafından alınması, AKP de ciddi bir moral bozukluğu yaratabilirdi. Bu sebeple daha erken bir zamanda çalışmalara başlayıp daha kamuoyunca bilinen bir adayın gösterilmesi belediye seçimlerinin kazanılmasında etkili olabilirdi. Sonuçlar alt tarafta yer alıyor.

AKP AHMET MİSBAH DEMİRCAN 48.264%37,4
CHP MUSTAFA DOLU 34.150%26,5
SP MUSTAFA YELEK 16.545%12,8
MHP RÜSTEM FIRAT 12.400%9,6
DTP YUSUF ÇETİN 8.660%6,7
DSP ZEYNEP BANU DALAMAN 3.372%2,6
BBP METİN DUMAN 1.756%1,4
BTP 1.025%0,8
DP 804%0,6
ANAP BARBAROS AKIN 529%0,4
HYP - 505%0,4
Bağımsız - 398%0,3
TKP - 265%0,2
ÖDP - 74%0,1
LDP ÖZCAN ARSLAN 69%0,1
BDP - 27%0,0
MİLLET - 15%0,0
İP - 7%0,0
HAK-PAR - 7%0,0
EMEP - 3%0,0



Sonuç olarak, Beyoğlu yine AKP’de kaldı,. Ampul yine beynimizi sulandırmaya devam edecek. Kılıçdaroğlu’nun rüzgârının bu denli estiği bir dönem de Beyoğlu’nun alınamaması bir talihsizlik.

Bir başka öneri, sadece seçimi kazanma planlarına göre belediyeleri ayıran ve birleştiren hükümetten, Kasımpaşa’yı, Piyalepaşa’yı, Hasköy’ü, Kulaksız’ı, Halıcıoğlu’nu, Beyoğlu’ndan ayırmasını talep etmek lazım
Ahmet / 31 Mart 2009 Salı

8 Aralık 2010 Çarşamba

Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum!

Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum!

Son günler de bir grup aydının başlattığı ‘özür diliyoruz’ kampanyası ile beraber, yine ermeni meselesi konuşulmaya başlandı.Bizler de kimin hangi safta durduğunu bu vesile ile öğrenmiş olduk, Cumhur başkanının ‘fikir özgürlüğü çerçevesinde yapılabilir’ yorumu, ‘annesinin ermeni kökenli olduğu için karşı çıkmamıştır’ minvalinde faşizan bir yaklaşımla karşılandı,bir grup aydının açtığı ve ilk üç günde on beş bin imzaya ulaşan bu kampanyanın internet sitesinin girişi bile engellendi, başbakan ve Türk silahlı kuvvetleri dahil herkes karşı görüş bildirdi,mecliste ise tek ses DTP’li vekillerden geldi, ha bir de Dengir mir Mehmet Fırat ‘özür dilemek erdemdir’ gibi cümle kurdu, hayat bazen insanı kimlerle yan yana getiriyor..

Karşı görüşler; ‘önce tehcir sadece doğu Anadolu da, çatışma bölgelerinde yaşandı, bu bir savaştı, çatışmalar vardı onlar bizi vurdu bizde onları vurduktan tutun da, aslında onlar bizi katletti’ noktasına varmış durumda.  Üstüne üstlük bu iddialara sarılanların hepsi, resmi belgeler ortada diyor, ama bu belgelerin neden Ermeni soykırımının gündeme gelmesiyle ortaya çıktığını kimse düşünmüyor, yoksa meselenin farkına yeni mi varıldı. Ama bırakın tehcir dönemi ile ilgili gerçek belgeleri, dönemin tapu kayıtları bile milli güvenliği tehlikeye düşürür diyerek arşivlerden çıkarılmıyor.

Mesele böyle değil ama tehcir İstanbul, İzmir, Eskişehir, Bursa, Adana dâhil Ermenilerin yaşadığı her yerde uygulanmış, tehcire bir buçuk milyon Ermeni zorlanmış bir milyon Ermeni yaşamını yitirmiş, resmi rakamlar sekiz yüz bin diyor, tehcire zorlanan rakamın o dönem Anadolu da yaşayan nüfusun onda biri ve o dönem toplam dünya da ki Ermeni nüfusunun üçte biri olduğunu belirtmekte yarar var. Ayrıca iki yüz bin ila beş yüz bin arasın da insan da ihtida yolu ile Müslümanlaştırılmış.

Tehcir esnasında teşkilat-ı mahsusa tarafından örgütlenmiş; ittihatçıların ünlü tetikçisi Yakup Cemil’in Sinop ceza evini boşaltması ile azılı katillerden oluşan çeteler ve Ermeni mallarına öz diken çeteler, aşiretler, yolda bütün Ermenileri kıyıma uğratmış. Tabi bu çetelerin yaptığı inkar edilmiyor ama kim tarafından örgütlendiği inkar ediliyor.

Aynı senaryoya aslında şimdiler de yine tanığız, İttihat ve terakki partisinin kurdurduğu Teşkilat-ı mahsusanın çeteleri nasıl reddediliyorsa, bugün de milli istihbarat teşkilatı tarafından kurulan JİTEM reddediliyor, bu devlete Osmanlıdan en büyük miras yasadışı örgüt kurup, maaşlı katilleri çalıştırmak, aynı şeyi Asala’yı yok etmek için de yaptı, aynı kadrolar Maraş, Sivas, Çorum katliamlarını da yaptı, hele JİTEM yıllardır Kürt halkına kan kusturuyor, kaybedilen, işkence edilen insanların sayısı binler ile ifade ediliyor. Hepsinin faili malum ama meçhul, halk biliyor ve gerçek tarih mazlumlar tarafından yazılıyor. JİTEM tarafından düzenlenmiş maaş bordrosu olan Abdulkadir Aygan’a rağmen JİTEM’i inkâr ediyorlar.

Tabi işin bir de maddi boyutu var ki bugün ortada gezen pek çok varsılın ve asilzadenin malvarlığının nerden geldiğini öğrenebiliriz. Çünkü tehcire zorlanan Ermenilerin kalan malları sahipleri başvursun diye kurulan emval-i metruke (terk edilmiş mallar) komisyonları tarafından tasfiye edilmiştir. Zorla göç ettirilip yolda katledilen insanların mallarını terk edilmiş sayıp kamulaştırmak nasıl bir arsızlıktır o ayrı mesele, ama her şeyi kılıfına uydurarak yapmak ta miras kalmış bu günlere, Öldürülen ve savaş bölgesinde kalan Suriye’nin derzor çöllerine göçe zorlanan, Ermenilerin zaten on beş gün içerisinde dönüp mallarını geri istemesi imkânsızdı. Bu el konulan mallara haraç mezat o dönemler de iktidarda olanlar ve yakınları tarafından el konuldu. Çankaya köşkü bile Kasapyan ailesine ait böyle bir arazi üzerinde kurulu.

Meselenin özü aslında şudur; bizim dededen zengin asilzadelerin ve paşa zadelerin haram zadedir.
Birlikte yaşadığı her gün yüzüne baktığı, selam verdiği komşusunun ilk fırsatta malına göz diken, el koyan ve komşusunu katletmek pahasına bunu yapan bu insancıklardan, cumhuriyet döneminin ilk elitlerini ve Anadolu sermayesini oluşturacak bu zihniyetin, torunlarına böylesi bir düzeni miras kalması pek şaşılacak bir durum değil. Komşusunun sofrasında üzerine kan damlamış ekmeği yiyen elbet bir gün kan kusar, zulüm tarlasında zulüm biter. Sormazlar mı adama bir milyon Ermeni’nin malını ne yaptınız? Diye. Yoksa torunlarına mı verdiniz!
Veya açın dönemin tapu kayıtlarını görelim bakalım bizim şu asilzadelerin cemaz-ül evveli neymiş… Kendi adıma eli komşusunun kanına bulaşmış, lokmasına kan damlamış haramzadelerin torunu olmaktansa, zulümden kaçan komşusunu evinde barındıran, sahip çıkan, Kayserili Hacı Mehmet’in torunu olmayı tercih ederim…

Bugün yasadışı örgütlerin en çok eleştirilen yanı sivillere şiddet uygulamaları, Ermeni tehciri sırasın da kadın çocuk demeden katliam yapılması ne peki, yoksa bugün o çok övündüğümüz tarihimizin aslında katliamlarla dolu olması mı bizi rahatsız etti. Ya da Bugün her nimetinden faydalandığımız Türk-Müslüman ulus devletinin nasıl inşa edildiğini, nasıl bir toplum mühendisliği çalışmasından geçilerek bugünlere geldiğimizi öğrenmek mi, şu genç yaşımız da bile nelere tanık olduk.belki de bu katliam zincirinin son halkası olan, Hrant Dink'in öldürülmesine şahidiz. Her ulus devletin inşasında öteki olanın yok edilmesi veya dönüştürülmesi birinci koşuldur. Bizim ülkede henüz tamamlanmamış olsa da bu inşanın en sert müdahalesi Ermenilere yapıldı.

Şimdiler de ermeni diasporası da ‘özür diliyoruz’ kampanyası vesilesi ile Ermenilerin yaptığı kıyımlar için özür dilemeye hazırlanıyor, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar da benzer bir kampanya ile birbirlerinden özür dileyerek birlikte yaşamanın zeminini hazırlamaya çalışıyor. Çünkü aklıselim olan herkes şunu biliyor kardeşçe yaşamayı bilmediğimiz her gün aramızda ki öfke ve iletişimsizlik artıyor ve bu dünya daha renksiz daha yaşanmaz bir hale geliyor.

Türk devleti ve elitleri Özür dilemeyi kabul ettikleri anda o çok savundukları mülkiyet hakkının nasılda işlerine gelince başkaları için uygulanmayacağını ve insanları katletmek pahasına hırsızlık yaptıklarını da kabul etmek





Ahmet / 5 Ocak 2009 Salı